12 Temmuz 2012 Perşembe

 Kıyametini Bekleyen İstanbul



Unuttuk! Deprem travmasını ne çabuk atlattık… 1999 depreminden iki hafta önce bazı valiliklere deprem olacak diye uyarı yapan Prof. Dr. Işıkara, ilk kez olası İstanbul depremi için tarih verip, 2014’de büyük sarsıntı ihtimali çok yüksek deyince şüphesiz vakti zamanını Allah bilir dedim. Fakat İstanbul’un deprem tarihini inceleyenler çok iyi bilir ki, bu deprem kaçınılmaz... Özellikle 1999 senesindeki depremde, sokağımızdaki bir blok çökünce, 4 aya yakın dışarıda (çadır+araba) kaldığımızdan iyice endişelenmeye başladım. Bu korkumda, deprem beklenen her iki fayında ortasında ve deniz kenarında oturmamın payı da büyük.
İstanbul’un deprem tarihine bakınca, Bizans kronikleri bize depremlere ilişkin çok düzenli bilgiler verdiklerinden, İstanbul’un İ.Ö. 500 ve İ.S. 1890 yılları arasında büyük ölçekte 548 deprem geçirdiğini biliyoruz. Bizi nelerin beklediğini az çok tahmin edebilmek için, belki daha önce araştırma yapmayanlar vardır diye tarihi bilgileri kısaca paylaşmak istiyorum…
Papaz Theophane 25 eylül 437 depremini şöyle anlatmış; “Hiç kimse artık evinde uyumaya cesaret edemiyordu. Yas yüzünden imparator, günlerce ne tacını takıyor, ne de resmi kırmızı elbisesini giyiyordu. Depreme ateş yağmuru, su baskınları veya deniz taşkını gibi diğer olağanüstü doğal olayları da eşlik ediyordu.”…
Fetihten sonraki en büyük deprem, 10 Eylül 1509 tarihinde Adalar önünde oluşmuş ve halk arasında “Küçük Kıyamet” olarak adlandırılmış. Büyüklüğü 7.4 olan bu depremin tarihsel kayıtları; “10 Eylül 1509 depreminde 4000 - 5000 kişi hayatını yitirdi. (Nüfusun 160.000 olarak kayıt edildiği bir döneme göre büyük rakamlar) Ölenler arasında Osmanlı Hanedanından 3 kişi vardı. İstanbul ve Pera’da hasara uğramayan hiçbir evin kalmadığı ve şehir surlarının da oldukça büyük hasara uğradığı, Topkapı sarayı duvarlarının yıkıldığı ve duvarlara yakın birçok evin denize battığı görülmüştür. Yerler yarılmış, su ve kum fışkırmaları görülmüş. Bu depremin oldukça geniş bir bölgede Yunanistan’dan Mısır Nil Deltasına kadar hissedildiği rapor edilmiştir. Osmanlı Sultanı İmparatorluğun her bölgesinden toplattığı 66000 işçi, 3000 Ustabaşı ve 11000 Asistanı görevlendirerek imar işlerini başlatmış, ayrıca halktan deprem için özel vergi toplatmış ve Mart, Haziran 1510 tarihleri arasında hasarlar tamir edilmiştir.”
İkinci büyük deprem ise “küçük kıyametten” 257 yıl sonra gerçekleşen 22 Mayıs 1766 depremi. Bu depreme ait bilgiler; “İzmit’ten Gelibolu’ya kadar uzanan Marmara fay hattını kırıldığı ve Tsunami dalgaları oluştuğu, Camiler Topkapı Sarayı ve anıtların büyük zarar gördüğü, ölü sayısının 4000 civarında olduğu rapor edilmiştir. Topkapı Sarayındaki ağır hasardan dolayı Osmanlı Sultanı Saray Bahçesindeki çadırda uzunca bir süre ikamet etmek zorunda kaldığı rapor edilmiştir. Kapalıçarşı, Örücüler çarşısı ve Mercan ağa’daki yıkımlar, Yerebatan sarnıcı, Askeri Birliklerde hasar ve İstanbul un 22 Km Kuzeyindeki Ayvabend Barajında hasar gördüğü rapor edilmiştir. Depremdeki hasarın daha çok İstanbul’un batısında yoğunlaştığı ve depremden sonra gözlenen deniz dalgalarının (Tsunami) limanları kullanılamayacak derecede yıktığı rapor edilmektedir.” Hatta denir ki, Cankurtaran semtinin adı buradan gelir. Surlar o bölgede yüksek olduğu için, dalgalar surları aşamamış ve o bölgedekiler kurtulmuş… Bu depremde ağır hasar gören Fatih Camii ise ancak 5 Mayıs 1771’de yeniden kullanıma açılabilmiş…
İstanbul’da görülen son büyük deprem ise, II. Abdülhamid’in padişahlık döneminde, 10 Temmuz 1894’te yaşanan ve tarihi kaynaklarda ( Büyük harekat-ı arz ve zelzele-i azîme ) diye isimlendirilmiş. Rumi 1310 yılına rastladığından İstanbul halkı arasında “1310 zelzelesi” diye de anılmış. Yine kayıtlarda; “Marmara sahillerinin 200 metre geri çekilmesinin ardından, deniz suyu ısınmış, yer altından ürkütücü sesler duyulmuş ve 12.25 te müezzinlerin ezan okuduğu bir sırada önce hafif bir sarsıntı, güneybatıdan kuzeye doğru ve aşağıdan yukarıya olmak üzere bunu daha şiddetli sarsıntılar takip etmişti. Denizdekiler Mavnalardan, Balıkçı Teknelerinden Şirket-i Hayriye vapurlarından kente baktıklarında çöken binalardan yükselen toz bulutlarını görmüşlerdi. Uzunçarşı, Tahtakale, Kutucular, Kantarcılar harabeye dönmüştü. Gedikpaşa, Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Langa,ve Samatya da yüzlerce ev yıkılmış, Adalarda da büyük tahribat olmuştu. Depremin ardından II. Abdülhamid, Atina rasathanesi müdürü Ejinitis’i depremin şiddetini ve etkilerini araştırması için İstanbul’a davet etmiş ve hasar tespitine başlanılmasını emretmiştir. Avrupa’dan çeşitli deprem uzmanlarını İstanbul’a çağırıp, Osmanlı bilim adamlarının deprem konusunda eğitim almaları konusunda talimat vermiştir. Avrupa’dan derhal iki adet sismograf temin edilmesini emretmiş ve yer sarsıntılarının büyüklüğünü, süresini, merkezini ve saatini saptamaya yarıyan bu sismografların birini İstanbul rasathanesine, diğerini ise saraya, padişahın özel sismografı olarak yerleştirilmesini istemiştir”…
Bütün bu depremleri bizim dönemimiz ile kıyaslarsak, nüfusun az olduğu, sokağa kaçanların yıkılan evlerden etkilenmeyeceği seyrek bir yerleşim düzeni, bir iki katlı ahşap yapılar esneme katsayısı yüzünden depreme nispeten daha dayanıklı ve enkaz altından sağ çıkmanın mümkün olduğu, merkezi su ve kanalizasyon sistemlerinin bulunmadığından salgın hastalığa yol açmayacağı bir dönemdi o zamanlar… Buna rağmen o dönemde “kıyamet” olarak adlandırılan deprem şu an olsa neler yaşarız düşünmek bile istemiyorum…
Japonya ve Abd’nin deprem sonrası bizi bekleyen felaket senaryolarını okuduğumda içimi sıkıntı basıyor… Marmara Denizi tabanında yaptıkları fay araştırmalarından depremin şiddetinin en az 7,6 büyüklüğünde ve (fayın uzunluğuna göre hesaplanıyor) en az iki dakika süreceği, doğalgaz sonucu yangınlardan dolayı yanarak ölümler, salgın hastalıklar, yol, köprü ve viyadüklerin çökmesi, boğaz köprüsünün yıkılma olasılığı, sahil bölümünün doldurma alanlarınında bulunan araç ve evlerin denize kayması, yağmalar ve İstanbul sanayi ve ticaretin göbeği olduğundan ekonomik çöküş , heyelan tehlikesi (Esenyurt, Beylikdüzü, Avcılar ve Büyükçekmece heyelan riski taşıyan ilçelerden) vs…
Peki 1999 depreminden sonra her an olur korkusu yaşadığımız deprem için İstanbul’da ne yapıldı?
Köprülerin, viyadüklerin ve kamu binalarının (633 kamu binası güçlendirildi. 103 kamu binası yıkılıp yeniden yapıldı) ve okulların (625 okul binasında güçlendirme yapıldı. 113 okul binası yeniden yapıldı) bir kısmı depreme karşı güçlendirildi. Metroların depreme karşı dayanıklı yapıldığı söyleniyor. Kurtarma ve ulaşım çalışmalarını etkilememesi için enkaz dökülecek yerler belirlendi. 2.5 milyon ünitelik çadırkent kurulacak alanlar belirlendi. (Bu alanlardan bazılarına alışveriş merkezi ve konut inşa edildiği, bu alanların azaldığı söyleniyor) Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Mezarlıklar Müdürlüğü de hazır bekliyor. Depolarda 2 binden fazla kesilmiş kefenle, 30 bin kişiye yetecek kefen bezi hazır bekletiliyor. Binlerce ceset torbası da öyle… Petrol Ofisi Depolama Tesisleri, LPG, kimyevi maddeler depolama ve dolum tesisleri ile bu maddeleri kullanan sanayi tesislerinin bulunduğu 1. Risk Bölgesi'ndeki Küçükçekmece, Bağcılar, G.O.Paşa, Bayrampaşa, Avcılar ve Ümraniye'de büyük can kayıplarının olması bekleniyor ama ne önlem alınmış bilemiyoruz. Bunun haricinde deprem öncesi için yapılan pek fazla bir şey yok. Deprem sonrası için (belki milyonu bulacak kayıplardan sonrası) neler yapılmalı bunun hazırlığındayız genelde. İstanbul Valisinin son açıklaması “Tahmin edilen şiddette yaşanacak bir depremde, kaybedeceğimiz canın ve yaralının sayısını söylemeye dilim varmıyor.” şeklindeydi… Kentsel Dönüşüm Projesi ise hep duyuyoruz ama pilot bölge seçilen Zeytinburnu’nda 10 senedir hala yapılamadı. Bizler de ihmalkârız. Zorunlu deprem sigortasını kaç kişi yaptırdı?
Mehmet Akif’in “Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar, hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” dediği gibi 1999 depreminin üzerinden neredeyse 13 sene geçmesine rağmen, ibret alıpta bireysel olarak bile hazırlık yapmış değiliz. İstanbul Valiliği’nin yeni kampanyası “Güvenli Yaşam Gönüllüsü” afete hazırlık eğitimlerine katılarak bilinçleneyim, deprem sonrası (eğer sağ kalabilirsek) aileme ve çevreme faydam dokunsun diyorsanız aşağıdaki linkten detaylı bilgi alıp, isterseniz kayıt olabilirsiniz ve eğitimlere katılabilirsiniz. http://www.guvenliyasam.org/projeler/guvenli-yasam-gonullusu/guvenli-yasam-gonullusu-kayit-formu Çocuklarımız içinde hazırlanan test tamamladığında “Güvenli Yaşam Gönüllüsü Takdir Belgesi” alabilirsiniz. http://www.guvenliyasam.org/tehlike-avi/minik-gonullu-ol
Söylenecek fazla da bir şey yok. Evimizde önlem alabilirsek alıp, tevekkül edip bekliyoruz. Hiç şüphesiz her şey Allah’ın ilim, iradesiyle ve kudretiyle olduğu gibi, deprem de böyle… Müminler başlarına gelecek açlık, kıtlık, mal-mülk ziyanı, tabii afetler, salgın hastalıklar gibi sıkıntılar karşısında imtihan geçirebilirler, bunu bilip kabul ediyoruz. Hz. Peygamber (s.a.v.) deprem olduğu zaman sahabileri tevbe ve istiğfara davet etmiştir. Rivayet edildiğine göre, Medine'de deprem vuku bulmuş, bunun üzerine şöyle buyurmuştur: "Rabbiniz sizden tevbe ve istiğfar istiyor. Siz de O'na dua, tevbe ve istiğfarda bulununuz". (İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. II, s. 472-473)
Tevbe ve istiğfarı arttırıp, “Allah’ım. Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden ve altımdan gelebilecek afetlerden ve felaketlerden azametine sığınırım” diyorum…
Bekliyoruz…

 Guantanamo



Evde, işte, okulda ya da yolda. Aniden aileniz veya arkadaşlarınızın yanından alınıp götürüldüğünüzü, daha ne olduğunu anlamadan yolda hayvan gibi bağlanıp, sonrasında sizi yapay bir cehenneme götüren uçakta ise koltuğa zincirlenip kafanıza çuval geçirildiğini düşünün. Sonrasında fiziksel ve psikolojik işkenceler, açlık, taciz, suçunun ne olduğunu bilmeden adalet'in kelime anlamını bilmeyen bu yaratıkların seni adilce yargılamasını yıllarca beklemek.... "Benim başıma gelmez demeyin" zira bu muameleye maruz kalıp Guantanamo cehennemine kapatılanların büyük çoğunluğunun tek suçu Müslüman olmak... Buradakilerin bir çoğu da aralarında husumet olan kişilerce acımasızca yalan yere ihbar edilmişler...
Guantanamo Kampı, 2002 yılından beri Guantanamo Körfezi Askeri Üssü'nün, askeri hapishane olarak kullanılan bir bölümüne verilen isim. 90'ların başında denizlerde yakalanan Kübalı ve Haitili mültecileri tutmakta kullandıkları bu hapishane, 11 Eylül olaylarından dört ay sonra yeniden açıldı ve sonrasında 2005'de 30 milyon $ harcanarak delinmesi imkansız bir güvenlik çemberiyle inşa edilip şimdiki halini aldı...
Küba devlet başkanı Fidel Castro ”Guantanamo, Küba’nın bağrına saplanmış bir hançerdir” deyip, söylenenler doğru ise 1903 yılında yapılan anlaşmaya göre yıllık kiralama ücreti olan 4 bin dolarlık çekleri yırtıp atıyormuş...
Abd toprakları içinde işkence yapmak büyük suç olduğundan ve Abd yasaları mahkumlara bu şekilde davranılmasını men ettiğinden vicdanlı gözlerden ve insan haklarına çok önem verilenyasalardan uzak Küba topraklarında dünyanın en acımasız işkencelerinin yapıldığı, bir nevi yapay cehennem haline dönüştürdüler...
Uluslarası İnsan Hakları Örgütünün son raporuna göre, şu an orada "terör zanlısı" olarak tutuklu bulunan, başta Afganistan olmak üzere El Kaide ve Taliban ile ilgisi olduğundan şüphelendikleri 270 kişiye göz göre insan haklarının sıfır olduğu ve akıl hastalığına yakalanma olasılığının çok yüksek olduğu o ortamda akla hayale gelmeyecek zulümler yapılıyor...
Gözleri bağlanıp, kulaklıklar takılıp, ağız ve burunlarını maskelerle kapatıp ve ellerine eldiven geçirilip uzun süre duyularından yoksun bırakıyorlar. Tek kişilik kutu gibi hücrelerde, düzenli nefes alamadan uzun süre bu şekilde bırakılan bir insanın akıl sağlığı nasıl normal kalabilir ki? 2006 yılında 3 mahkum ölü bulundu ve kayıtlara intihar olarak geçti. Elleri ve ayakları zincirlerle bağlı ve 24 saat gözetim altındayken nasıl intihar edebilirlerse artık...
Hücre hapisinden başka, uzun süre uykusuz tutulma, çok sıcak ve hemen ardından çok soğuk havaya maruz bırakılma, uzun süreli çok yüksek seste müzik dinletme, askeri köpekler ile korkutma, mahkumları birbiriyle cinsel ilişkiye zorlama ve kendilerinin cinsel tacizi, gardiyanların parmaklarıyla mahkumların gözlerine bastırıp görme yetisini kaybettirmesi, çok rahatsız edici bir pozisyonda zincirlenip uzun süre o şekilde bırakılma, açlık grevi yapanların burnundan ve boğazından acı verici bir şekilde boru sokarak zorla yemek yedirme... Okurken bile içimize sıkıntı basıyorken bunlarla bitmiyor...
"Waterboarding" denilen El Kaide’nin önde gelen liderlerinden Ebu Zübeyde’yi yaklaşık 35 saniyede konuşturduğu söylenen insanlık dışı işkence yöntemi. Kişi eğimli bir tahta üzerine ayakları yukarıda olacak şekilde sırtüstü yatırılıp, elleri ve ayakları bağlandıktan sonra yüzüne gergin bir bez örtülüyor. Yüzüne sürekli su dökülerek, dayanılmaz bir boğulma hissi sağlanıyor. Eğim yüzünden su aslında ciğerlere gitmeyip boğulmuyorsunuz ama genize dolan su yüzünden öğürme refleksi ile nefes alamayıp, ölüm paniği yaşıyorsunuz...
Tabi bir de psikolojik işkenceler var.Kur'an'ı yere veya tuvalete atma. Tuvalet kağıdı olarak kullanma veya Kur'an ile top oynama. Ezan ile müziği aynı anda dinletip saygısız danslar yapma. Ve dinimize karşı dayanılması zor çeşitli hakaretler...
Tutuklular tehlike durumlarına göre renklere ayrılmışlar; her renge ayrı muamele yapılıyor. Sorguda zorluk çıkartmayanlar beyaz elbiseli tutuklular. Beyaz renkliler için koğuş sistemi geçerli, toplu halde yaşabiliyorlar ve havalandırma saatleri diğer tutuklulara göre daha fazla. Beyaz elbiseli tutuklulara ayakkabı giyme imkanı bile veriliyor.
Sorguda az zorluk çıkartanlar ise sarı renkli elbise giyen tutuklular. Bunlar beyaz renklilere oranla daha kötü şartlardalar. Turuncu renkli elbiseli tutuklular yüksek güvenliklibölümde ve tek kişilik hücrelerde kalıyor ve yıllardır onları askerler dışında hiç kimse göremiyor. Hücrelerin başında nöbet tutanların dahi bu hücreleri açma yetkisi yok.
Şüphesiz her hayırda şer olduğu gibi, müslüman mahkumlar bazen öyle bir zulüm çukurunda bile hayırlara vesile oluyorlar. Amerikalı gardiyan asker Hold Brooks, esirlerin her türlü zulme ve işkenceye karşın dimdik duruşları, iman ve gelecek umutlarının hiç kaybolmaması üzerine Müslüman oldu ve Mustafa Abdullah ismini aldı...
Yapılan son araştırmada dünya genelinde % 69 gibi bir kesim Guantanamo kapatılsın diyor.
Bush, insan hakları derneklerinin yoğun baskısına dayanamayıp, burayı gazetecilere açtı. Neredeyse beş yıldızlı otele dönüştülen işkence kampını dolaşan gazeteciler ve sonrası bu ziyaret belgesel haline dönüştürüldüğünde izleyiciler gözlerine inanamadı. Poşetten yeni çıkmış ve hiç kullanılmadığı çok belli seccadeler, tespihler, duvarda asılı Kur'an'ı Kerim'ler... Lüks Tv izleme salonları ve her türlü aletin bulunduğu Fitness Salonu... Kısacası her zamanki gibi, Abd'nin bizleri aptal yerine koymaya çalışma çabaları...Çünkü Kamp 7 ismi verilen, El Kaide'nin üst düzey üyelerinden olduklarından şüphelenilen 15 kişinin tutulduğu, yeri bile gizli tutulan bir bölüm var ve buradakilerin neler yaşadığını hiçkimse bilmiyor.
Sadece Guantanamo değil, Kabil'in kuzeyindeki Begram hapishanesi, Ebu Garib gibi gözlemcilere kapalı işkence yuvalarındaki işkence yöntemleri, Mormon tarikatı üyesi iki psikolog tarafından yıllarca günlüğü 1000 dolara Bush'un onayı ile CIA'e satıldı. Bundan ABD yönetiminin haberi bile olmadan hem de...
Obama 2011 itibariyle Guantanamo'yu kapatacağına dair söz vermiş olmasına rağmen hala açık ve kapatmaya da hiç niyetleri yok. Hatta altı tutuklu için ölüm cezası verme niyetindeler.
Batılı devletlerin adalete değil güce dayalı zihniyetleri ve sınırsız bir hakimiyet yolunda her yol mübahtır düşünceleri onlara bu zülmü yaptıran. Biz müslümanlarda kaderimize razı olup sessizce olanları seyrediyoruz.
Müslüman ülkelerin, özellikle körfez ülkelerinin devlet başkanları, kralları, iktidar, koltuk, para, menfaat ve güç için gözlerini bunlara kapamış durumda. Altın aksesuarlı milyon dolarlık uçaklara sahip olmaktan, uğrunda oluk oluk müslüman kanı akıtılan petrollerin ticaretinde söz sahibi olmaktan, yeniden şekillendirilmeye çalışılan ortadoğu'da biz de söz ve güç sahibi olalım diye düşünmekten başka dertleri yok...
Bunları düşündükçe aklıma Çeçenistan'da şehit düşen komutan Hattab'ın oğluna yazdığı mektuptaki şu cümleler geliyor: "Küfr ümmeti çok dikkatli çalışmaktadır. İslam ümmeti ise keskin bir kılıca muhtaçtır".
Allah'ın yardımı yakın olsun. İnanmayanlara karşı şerefimizi ve gücümüzü yükseltsin...

30 Haziran 2012 Cumartesi



Şeyh Ahmed Yasin’in Duası




Allah'ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikayet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!
Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim!
Tek isteğim benim gibi, Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!
Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında?
Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!
Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?
Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve göz yaşlarımızı silecek bir bakış!
Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilatları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı!? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;
"Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardım et!" diye çağıramaz mı!?
Buna da mı gücünüz yetmiyor!?
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
"Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!"
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!
Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin!
Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!
Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin!
Temennimiz, Allah'ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!
Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
"Allah'ım! Sana şikayette bulunuyorum... Sana şikayette bulunuyorum...
Sana şikayette bulunuyorum...
Gücümün azlığını, imkanımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikayet ediyorum...
Sen mustazafların Rabbisin... Sen bizim Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun?...
Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?
Allah'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikayette bulunuyorum.
Sana şikayette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı... Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini sana şikayet ediyoruz...

23 Mayıs 2012 Çarşamba


Menderes'in suçlarından birisi


Merhum Adnan Menderes'in önemli suçlarından birisini hatırlayalım.

Merhum, 1952 yılında NATO toplantısı için Fransa'ya gider.
Bir ara Paris büyükelçisini yanına çağırarak;
- "Osmanoğulları ailesinin Paris'te yaşıyor olması gerek. Bunlar ne yer, ne içer, ne ile geçinir?" diye sorar.

Büyükelçinin hanedan hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığını gören Menderes, büyük bir hayıflanma içerisinde;

- "Sana 24 saat mühlet! Ya Osmanlı ailesinin adresi ile ya da istifanla gelirsin" der. Bir müddet sonra büyükelçi adresle gelir.

Hanedanın ziyaretine giden Menderes, gördükleri karşısında çılgına döner.
Devlet-i Aliye'nin ulu Hakanı Sultan Abdülhamid Han'ın 80 yaşındaki hanımı Şefika Sultan, 60 yaşındaki kızı Ayşe Sultan ve diğer Osmanlı hanımları, Paris yakınlarında bir bulaşıkhanede Fransızların bulaşıklarını yıkamaktadırlar.

Menderes gözyaşlarını tutamaz. Şefika Sultan'ın ellerine sarılır ve;

- "Anne ne olur affet bizi, geç geldik" der. Ayşe sultan sürgünden otuz yıl sonra gördüğü bu vatan evladına;

- "Sen kimsin"? diye sorar. Menderes de;

- "Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanıyım" der.

- "Ben başbakanım" sözünü duyan koca sultan sevinçten öyle bir çığlık atar ki kalbi duracak gibi olur, bayılır.

Menderes Türkiye'ye döner dönmez doğruca Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a çıkar.

- "Osmanlı hanımlarını bulaşık yıkarken gördüm. Onların Türkiye'ye dönmeleri için af kanunu çıkaracağım" der. Celal Bayar da;

- "Adnan Bey sus! Sakın bu konuyu bir daha başka yerde açma, malum gazeteler tahrikiyle silahlı kuvvetlerin içindeki cunta Türkiye'de ihtilal yapar" der.

Menderes cebinden çıkardığı bir mektubu masanın üzerine bırakarak dışarı çıkar.

Mektupta şunlar yazılıdır:

- "Analarının ve babalarının Fransa da hizmetçilik yaptığı bir ülkenin başbakanı olmaktan utanç duyuyorum, istifamın kabulünü arz ederim. Adnan Menderes."

Menderes'in istifadan vazgeçmesi için epeyce uğraşılır ve hanedan hanımlarının yurda dönmelerine izin verilmesi şartıyla Menderes istifadan vazgeçer.

Dönüş:

İstanbul'a dönenler arasında Sultan II. Abdülhamid'in hanımı ve kızı da vardır.

Bir sabah erken saatte Teşvikiye'deki evlerinin kapısı çalınır. Kapıyı Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan açar. Gelen kişi Menderes'tir.

- "Şayet kabul buyururlarsa Valide Sultan'ı görmek isterim" der.

Başında tülbent elinde tespihiyle Menderes'i karşılayan Şefika Sultan;

- "Berhudar olasın evlâdım, hoş geldiniz..." der. Başbakan da;

- "Teşekkür ederim Valide hazretleri; hoş bulduk..." demesinden sonra Şefika Sultan;

- "Beyefendi, niçin önceden haberimiz olmadı? Böyle, hazırlıksız ve gâfil avlandık" der. Menderes de;

- "Zararı yok efendim. Bendeniz elinizi öperek hayır duanızı almak ve bir ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmek için geldim" der.

Ayrılırken daha sonraları Yassıada da onun da hesabının sorulduğu şişkince bir zarf bırakır. İşte Menderes'in amansız suçlarından birisi budur.


(Hüseyin Öztürk habervaktim.com)

11 Mayıs 2012 Cuma


II Abdülhamit Han'ın Duası


Allahım helal etmiyorum!

Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum!

Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili’nin (Salallahu Aleyhi ve Sellem) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem!

Allahım! Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allahım!

Ya Âdil!

Bana “Kızıl Sultan” adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun!

Bu cellatları da, kim bilir, kimlere parçalatacaksın?..

Fakat yâ Rahman!..

Adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz!

Bize acı!

Resûlünün, Sevgilinin, Kainatın Efendisinin nurunu kaydeder gibi olduğu için bu hale gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et!

Yâ Kâdir!

Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu düşürüp çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allahım!

Ya Ma’bud !..

Ömrümde tek vakit farz namazı kaçırdığımı hatırlamıyorum!

Ama tek vakit namazım olduğunu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum!..

Huzurunda eğileceğime kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edeceğime yatağımda kıvranıyorum! Sana kulluk gösteremeyen bu kulunu affet Allahım!Eğer, yılları tesbih dizisince süren hükümdarlığımda Seni bir kere anabildim, Resûlüne bir an bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu hürmetine kabul et!

Yâ Sübhan!

Şu titrek elleri, Kıyamet gününde sana “Ümmetim, ümmetim!” diye yalvaracak olan Habibinin eteğinde, şimdi “Milletim, milletim!”diye dilenen bu ihtiyarın duasını geri çevirme! Milletimi evvelâ “Ba’sü ba’de’l-mevtsiz” bir ölümle yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahte kurtuluşlardan kurtar; ve ona bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kurtuluşu nasib eyle!..

Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saadet ümidim kalmadı.

Bari felâketi olsun bana daha fazla gösterme Allahım!

Ayakta duramaz, haldeyim!

Vadem ne gün dolacak Allahım?..

Necip Fazıl Kısakürek
(Ulu Hakan II.Abdülhamid Han)

Necip Fazıl Kısakürek'in hazırlamış oldugu Ulu Hakan II Abdülhamit Han adlı kitabında geçen dua...

26 Nisan 2012 Perşembe

Yeraltındaki İstanbul



   Çocukluğum tarihi yarımada da geçtiği için her zaman İstanbul’daki yeraltı dehlizlerinin varlığını işitir ve bununla ilgili çok sayıda söylenti duyardım.Hatta evimizin az ötesinde bunlardan birisinin giriş kapısı vardı.
   Şehri baştan başa katettikleri söylenir, bir ucundan girdin mi şehrin öbür tarafından çıkılacağı ve hatta boğaz’ın iki sahilini birkaç yerden birbirine bağladıkları anlatılırdı.
   Bizans zamanında imparatorlar ve patrikler söylenene göre gizli temaslar yapacakları zaman gidecekleri yere bu yeraltından giderlerdi.

  Bu dehlizlerin bazısı Bizans,bazısı Bizans’tan bile önceki zamanlardan, bazısı da Osmanlı döneminden kalma...
  İstanbul’un Fethi sonrası, Osmanlılar bu sığınakları ne yıkmış ne de imar etmişler.
Bunların varlıklarını tam manasıyla çok az kişi biliyor ve turistik broşürler ve arkeolojik kitaplarda bile bahsedilmiyor. Sadece Çemberlitaş’ın altında bile Roma Dönemi’nde açılmış, içinden atlı arabaların geçebileceği kadar geniş tüneller olduğu hep duyulan bir söylenti.

Oysa batılı ülkelerin elinde böyle bir tarihi hazine olsa...
Paris ve Londra’nın altında yüzlerce sene öncesinden kalan ve çok iyi korunan tamir ve restorasyondan geçmiş, buna benzer yeraltı şehrini andıran geniş yeraltı mekanları var.
Hatta Paris’tekine elit bir kesim sahip çıkıp bu eşsiz atmosferde partiler ve toplantılar düzenlemekte... İstanbul’un dehlizleri, Avrupa’daki benzerlerinden daha eski olduğundan ortaya çıkartılsalar kesinlikle cazibe merkezi olması kaçınılmaz.

  Bizim semtteki de bu yeraltı dehlizlerinin kapısından birinin neden tuğla örülerek kapatıldığını araştırdığımda, arkeolojiye meraklı iki İngiliz turistin bu kapıdan girdiklerini ve orada öldüklerini öğrenmiştim. MTA’nın yaptığı araştırmada ölüme neden olanın yoğun miktarda karbondioksit olduğu ortaya çıkmıştı...

  National Geographic’in bir belgeseli vardı.İzleyenler hatırlayacaktır; “Yeraltı Şehirleri - Cities of the Underworld” Bunlar dünyadaki tüm yeraltı şehirlerini gidip görmüş bir ekip olarak, İstanbul’un yeraltı dehlizlerini görünce çok etkilenmiş, alkolik, tinerci veya evsizlerin barınağı haline gelen bu dehlizlerin idrar kokusu ve çer çöp halde bırakılmasının şaşkınlığı içinde, buraların hem tarihi hem de turistik açıdan ne kadar kıymetli olduğunu ifade etmişlerdi.

Şimdi bu dehlizler hakkında neler biliyoruz?
İstanbul 2700 yıl öncesine dayanan bir şehir.
Geçmiş dönemlerde bugünkü İstanbul’un yerinde üç ayrı kent bulunuyor: İlk kent Kadıköy’de kurulan ve ‘körler ülkesi’ olarak bilinen Kalkhedon, ikinci kent Eminönü ve Fatih ilçelerinin bulunduğu ‘tarihi yarımada’ olarak bilinen Byzantion, üçüncü kent ise İstanbul’un dışına taşan ve Silivri’ye uzanan Selymbrai...
Bu üçe ayrılmış kentlerin İstanbul’un altında birbirlerine labirent gibi tünellerle bağlı olduğu söyleniyor.

“İstanbul’un Yedi Harikası” adlı 80 yıllık bir kitapta, Yerebatan Sarayı ile Kınalıada arasında uzanan bir tünelden detaylı olarak şöyle söz etmektedir;
“Köpek Öldüren Kanalı denilen bu dehlizin, Yerebatan Sarayı’nın gizli bir girişinden başlayarak Kuzey Doğu yönünde ilerlediği ve Boğazın Marmara’ya açıldığı yerde denizaltından geçtiği, Üsküdar’dan itibaren de güneydoğuya doru bir açı yaparak düz bir hat halinde, önce Üsküdar-Kadıköy sahillerinin ve daha sonra gene Marmara’nın altından uzanıp Kınalıada’ya ulaştığı ve buradaki Manastır’da son bulduğu belirtilmektedir.”

 Evet denizin altında bile yeraltı dehlizi olduğu söyleniyor.Eğer bu doğru ise bu tünellere devletin duruma el atıp, bunları koruma altına alınıp restore edilip gün yüzüne çıkartılması lazımdır.
Merak ettiğimiz bu tünellerin neden bugüne kadar gizli tutulduğu ve hiç bir şey yapılmadığı.
Hatta Yerebatan sarnıcında çalışan işçilere oradaki dehlizlerde gördüklerini kimseye söylememeleri için Kur’an’a el bastırdıkları rivayet ediliyor.

  İzlediğim bir belgeselde görünce hayrete düşmüştüm.Çek cumhuriyetinin “Sedelik” şehrinde çok enteresan bir yeraltı kilisesi var. İddiaya göre bu kilise 40 bin müslümanın kemikleriyle yapılmış.
İnsanlar bu kiliseyi görebilmek için gayet yüksek bir ücret ödeyip, uzun kuyruklar oluşturuyorlardı.
Bizler ise sahip olduğumuz tarihin ve kültürün farkında olmadığımız gibi neredeyse bunları yok etmeye gayret ediyoruz.

  Neredeyse bir matruşkayı andıran açtıkça araştırdıkça daha da gizemi ortaya çıkan dünyada eşi olmayan ve ecdadın pek kıymetli şehri İstanbul’un Allah’ın izni ile kıyamete dek hep “bizim” olması duasıyla...

Allah Emaneti Yetimler





    Yetimlerin en şereflisini (salat ve selam olsun O'na) ve O'nun o mübarek yüzünü, içten gülümseyerek odama geldiğini rüyamda gördüğüm yaştaydım. 10 yaşında...



  Sabah uyandığımda annem bizi uyandırmamak için sessizce ağlıyordu. (Annem varlıklı bir ailenin tek çocuğu, sonrasında varlıklı bir kocanın eşi iken 39 yaşında dul kalmış, eşinin vefatından sonra çeşitli sebeplerle elindekinin çoğunu kaybedip kardeşsiz ve kimsesiz sıkıntıda kalmıştı. Sonuçta imtihan dünyası ) Israrla sorunca dedi ki; Kardeşine belli etme, tüpümüz bitti ve benim babanın maaşını almama daha vakit var. Okula yanınıza yemek pişirip koyamadım ekmek arası yapayım.Kardeşim uyanana kadar ayrı odalarda ağladık çünkü akşam yemeğini nasıl yapacaktı? 5 evladı yani 2 tanesi okuldan 3 tanesi işten gelip sofraya oturacaktı... Okula gidene kadar dilimden geldiğince dua ettim Rabbime...


  Son derste öğretmenim tahtaya bir şeyler yazarken sanki birisi kulağına eğilip bir şey demiş gibi aniden; Haydi bakalım biraz hava almaya bahçeye çıkalım dedi... Bu daha önce hiç yapmadığı bir şeydi ve ne hikmetse daha uzakta olan okulun ön bahçesine götürdü bizleri... O anı ömrüm boyunca unutamayacağım... Allah dostu olan, secdede sabahlayan bir komşumuz anlatmakta zorlandığım bir ifadeyle korku, şükür karışımı bir şekilde ağlayarak, gene ne hikmetse o saat ve o dakika da okulun bahçesinde olduğumu nereden biliyorsa koşa koşa eliyle koymuş gibi onca kalabalığın içinde beni buldu ve hiç konuşmadan elime tam bir tüp parası fazlası değil kuruşu kuruşuna tam bir tüp parası verdi ve göz yaşlarını giydiği çarşafına silerek gene koşarak gitti.Annem asla bu sıkıntımızı kendisine hatta kimseye söylememişti sadece ben ve annem biliyordu ama Rabbim yetimleri ve dulu zorda bırakmamıştı hala sır olan bir usülde o hanıma duyurmuştu.Bu mübarek hanım nasıl ve ne şekilde öğrenmişti ve neden korku ve şükürle titreyerek ağlıyordu? Ne biz sorduk ne o anlattı . Bunun gibi pek çok olay yaşadık sonrasında hamd olsun...

  Bu ümmetin peygamberi de yetim geldi ve ilahi bir koruma altındaydı. Rabbi ona emretti O'da yetimi korudu, yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı ve bizlere yetimi koruyup kollamayı vasiyet etti.Hatta cennette kendisine iki parmağın yakınlığı kadar yakın bir konum vaat etti. "Ben ve yetimi himâye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız" buyurdu ve işaret parmağıyla orta parmağını, aralarını biraz aralayarak, gösterdi. (Buhari edeb 24)

  Kur'an'da çok sayıda ayet ve ayrıca hadislerde yetimleri ve ihtiyaç sahiplerini koruyup gözetmenin önemini anlatılıyor.Sadece birini örnek verirsek ;

 "Gördün mü şu dini veya ahiretteki ceza ve mükafatı yalan sayanı. İşte o tip kimseler yetimi itip kakarlar. Fakir ve muhtaçları doyurmaya çalışmadığı bir yana başkalarına bu iş için ön ayak bile olmazlar." (Maun 107/1-3)

  Ben küçükken yılbaşı çekilişlerinde sen yetimsin bize hediye alma, lütfen biz sana alalım diyen çocukları yetiştirenler gibi müslümanlar şimdi nerede? Veya o çocuklar büyüyünce değişti mi?
  Sokağımızdaki çöp konteynırından soğan patates kabuklarını toplayıp sobada yakıp bunlarla ısınanlar var. Biz ne ara bu kadar hodbin olduk? Hayretle izliyorum ki bir tüketim hastalığındayız. Ayakkabı ve çanta koleksiyonu yapan hanımlar veya her yeni çıkan telefonu alma yarışındaki beyler bir yetim veya ihtiyaç sahibi bir çocuğa ayakkabı hediye etse ve eliyle giydirse, sevabının ötesinde yaşayacağı huzur anlatılamaz.
  Katı kalpli oluşundan şikayet eden bir kimseye Peygamberimiz, yoksulları doyurmasını, yetimleri sevindirmesini, başlarını okşamasını tavsiye buyurmuşlardır. Yoksa bu sebeple mi hodbin ve merhametsiz olduk? Yani yoksul doyurup yetimleri koruyup gözetmediğimiz, özetle merhamet etmediğimiz için mi iyice kalbimiz karardı?

 Yetimler Allah’ın emanetidir ve yetim rahmettir, sabırdır, imtihandır. Bu imtihanı başaran ilahi mükafata nail olur, nefsinin esiri olanda kaybedenlerden olur. Babalı büyümenin şükrü olarak onları himaye edip eğitip yetiştirmek ve onların topluma yararlı insan olmalarına çalışmak, müslümanların görevidir.
  Ayrıca şüphesiz müminler birbirleri ile kardeşler ise , yetim çocuklara elin çocuğu gibi bakmaktansa aileden biri gibi, yeğenimiz gibi sahiplenmeli değil mi?

  Ahirette Peygamberimize en yakın olmak istiyorsak yetimi yoksulu hakir görmeden, gözetip yardımına koşmalı... Yetimi yoksulu yedirmek ve giydirmek için birbirimizi teşvik edelim hatta Kur'an da bize emrolunduğu gibi hayırlarda birbirimizle yarışalım...

Hem mallarını Allah yolunda ve rızası için infak edenin malı ayette buyurulduğu gibi Allah'ın izniyle verdikçe artacaktır ;

  Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
(Bakara/ 261)


  Rabbim bizlere de Rabbiyle bağı sayesinde biz söylemeden sıkıntımızı öğrenen ve el uzatan komşumuz gibi has kullardan olmayı nasip etsin...

Ölmeyenler

  Bir vakit, bir arkadaşımızın fayda ve hayrının dokunduğu çeçen mücahid kardeşimiz ellerini açarak şöyle dua etmiş "Allah size paramparça olup O'nun uğrunda şehit olmayı nasip etsin!"
Bunu duyanların kanı donmuş. “Beddua mı dua mı bu?” demişler.
  Oysa duaların en büyüğü. Şehit olmayı hepimiz istiyoruz ama ölmek istemiyoruz... Hakka tevekkül edenler iman nuruyla düşman üzerine yürüyüp ve o uğurda ölmeyi nimet bilirler.
  Bu sebeple imanlı az sayıda ve az kuvvetteki ordular, güçlü ve çok sayıdaki ordulara galip gelip, İslâm padişahları da cihan hükümdarları olmuştur.

  Ebu Bekir'in kızı Esma yaşlı bir kadınken oğlundan elbisesindeki zırhını çıkarmasını istemiş ve “Cenneti isteyen biri öyle giyinmez!” demişti.  
Bizler de sahte rapor, sonu gelmeyen eğitim hayatı ve bedelli askerlik ile çocuklarımızı askerlikten kaçırma telaşındayız. Gerçi klavye başından ülke kurtaran gençlerden kaç tanesi Allah göstermesin bir savaş durumunda gönüllü olarak iman nuruyla tevekkül edip savaşır?
  Beşşar Esad'ın daha önce Ramazan ayında yaptığı gibi, Peygamberimizin (salat ve selam olsun O'na) doğduğu mübarek günde de zulüm ettiği, bir gecede yüzlerce kişinin şehid edildiği Humus şehitlerinin görüntülerinden sonra o gece bazılarınız gibi ben de sabaha kadar uyuyamadım.
Sonrasında aklıma şehit edilen Çeçen komutan Ali Osayev ile ilgili rüyam geldi. Geride kalan âilesinin durumu,ölmeden önceki son gördüğüm an ve morgta çekilen resimleri (kurşunun biri gözüne isabet etmişti) zihnimi o kadar meşgul etmişti ki ki sabah namazından sonra rüyamda görmüştüm.
Geniş ve yemyeşil bir bahçede rengarenk çiçeklerini suluyordu, çok neşeli ve huzurlu bir şekilde gülümseyerek, sanki ölmemiş hálâ hayattaymış, bağlantısı hiç kopmamış gibi müjdeli sözler söyledi.
"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde, Rableri katında rızıklandırılırlar. Arkalarından gelecek olanlara şunu müjdelemek isterler; Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmezler. Allah'tan bir nimeti ve lütfu ve Allah'ın müminlerin ecrini zayi etmeyeceğini müjdelemek isterler." (Al-i İmran, 3. Sûre/169-171. âyetler)
Rüyamı hatırlayınca düşündüm ki biz dünyevi düşünüp ailelerinden ayrılan bebek, çocuk,  kadın erkek hepsine,parçalanmış bedenlerine bakıp gözyaşı döküp üzülüyoruz.
Ama belki de onlar bulundukları uhrevi yerden bize bakınca, asıl üzülünecek halde olanlar biziz ve onlar bizim halimize acıyorlar.... Çünkü Onlar Şehid oldular, kurtuldular. Bizim imtihanımız ise halen devam ediyor...
Bunu bile bile şehitlerin kurtuluşuna hamd edip, özenip diğer taraftan Türk, Filistinli, Afgan, Suriyeli müslüman her yeni şehid görüntülerine üzülmeye kendimi tutmaya çalışsam da ağlamaya devam edeceğim.

  Mühürlü kalp ve kulakların sahipleri Suriyeli, Filistinli, D.Türkistanlı veya Çeçen kardeşleri şehit kabul etmese de; bir Müslüman’ın bir hakkı zulmen elinden alınır da bu uğurda mücadele ederken öldürülürse, şehit olmuş olur. (Müsned)
  Rabbim tekrarını göstermesin kısa süre önce çok sayıda Mehmetçiğimiz şehit düştüğünde kahrolduk. Günlerce aklımızdan çıkmadı gençecik yaşta toprağa düşmeleri. Şehit babalarından birini izleyince gördüm ki o da uhrevi bakıp dünyevi acısını içine gömüp hamd edip o bize şefaat edecek diyordu.

  Şehidlik, İslâm'da en büyük mertebe olduğundan şehidlerin Allah katında kıymetleri çok yücedir. Ahirette en büyük rütbenin peygamberlikten sonra şehidlik olduğu belirtilip  şehidlerin bütün günah ve kusurları (kul hakkı hariç) Allah tarafından affedilmektedir.
Gene biliyoruz ki "Şehit, ölüm acısı duymaz, kabirde üzülmez, kıyametin dehşeti, hesap, mizan, sırat onu rahatsız etmez, doğruca Cennete gider". (Beyheki)
  Şehitlerin cennette de büyük saygınlıkları vardır. Resulüllah (salat ve selam olsun O'na) şehitlik makamı için: "Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra tekrar dirilerek savaşıp tekrar öldürülmeyi, ardından yine dirilerek savaşıp yine öldürülmeyi arzu ederdim." (Buhari, Sahih, Cihad, 7; Müslim, Sahih, İmare)
Allah yolunda canını feda eden bir Müslümana şehid denir bunu biliyoruz ama şehitlik konusu ayrı bir yazı konusu olacak kadar uzun ve önemli...
Şehid-i Kâmil (Hem dünya hem de ahiret itibariyle şehit sayılan kimseler), Şehid-i Uhrevî (Dünya itibariyle şehit sayılmayan, yıkanıp kefenlenmiş olarak gömülen, fakat ahirette şehit muamelesi gören kimseler) ve Şehid-i Dünyevi (Dünya itibariyle şehit muamelesi yapılan ama kalben münafık olanlar) 
Şehit olacaklarını hisseden Mehmetçiklerimiz ve çeçen mücahidlerin yakınlarına yazdığı son mektuplarını okuyunca içimi onlar adına huzur kaplıyor. Allah'ın kendilerine bu ikram ve nimetine koşa koşa tevekkül içinde gidiyorlar. Özenmemek aynı lutufü kendimize de dilememek elde değil...

  "Şehid olmayı Yüce Allah'tan samimi olarak dileyen kimseyi, Allah, rahat yatağında vefat etse bile, şehidlerin derecesine eriştirir." (Müslim, İmare, 156, 157; Ebû Davud, İstigfar, 26; Neseî, Cihad, 36; ibn Mâce, Cihad, 15)
O halde samimi olarak duaya devam... Allahım, bizi dünyadan ancak şehit olarak ve imanla çıkar.

İlluminati

  

  Sevgililer gününde google arama motorunu kullananlar gördü ; günün anlam ve önemine! göre hazırlanan animasyonda 2 ilkokul çocuğu birbirlerine aşık olarak gösterilmişti.
O zaman iyice emin oldum ki İlluminati denilen zihinlerimizi kontrol etme amacında olan örgüt çocuklarımıza büyük zarar veriyor.
  Birkaç sene öncesine kadar sadece komplo teorisi ve paranoyakça görülürken,özellikle bu sene artık örgüt internet üzerinden mesajlar yayınlamaya ve deşifre olmaya başladı.

Peki hep ismini duyduğumuz bu İlluminati örgütü nedir?
Latince kelime anlamı "Aydınlanmışlar"
Rönesans döneminde ortaya çıkan, 1776'da kurulmuş dünyanın en eski ve en tehlikeli yeraltı örgütü...
Şeytani güçler tanrısı-Işığın babası dedikleri şeytana tapıp,ibadet eden kendilerinin yarı tanrı statüsünde olduğuna inanan süper zengin 10 acımasız adam...
Fransa'da 3,Amerika'da 2,Kanada,Avusturya,İngiltere,İspanya ve Güney Afrika'da 1'er, kendilerin de doğa üstü güçler olduklarına inanan lider yöneticiler.
Sembolleri: Her şeyi gören bir göz,piramit ve piramit üzerindeki tepe taşı ile sembolize edilen ışık saçan tanrıları...
Amaç; Zihin kontrolü uygulayarak, hükümetleri,kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni'ni sağlamak, dini inançları yok etmek, devletleri ve vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmek...
Başkenti kudüs olması planlanan,kaos kaynaklı düzen ve yeni bir dünya hakimiyeti kurmak...
Çağların yeni düzeni, yeni dünya düzeni ve tek dünya devleti ...
Tüm özgürlükleri yeryüzünden silip kendi liderlerini dünyanın tahtına oturtmak...
Gerçek yaratıcının izlerini silmeye çalışıp çocuk kadın erkek hepimizi köleler haline getirebilmek...
İlluminatinin güç şebekesi dünyanın en ünlü sanatçıları,medya patronları,yatırımcıları,şirket başkanları ve siyasilerden oluşuyor.

   Savaşlar,kaos,kıtlıklar,virüs kaynaklı hastalıklar,ekonomik kriz ve çöküşler "tanrıların meclisi" dedikleri gizli toplantılarında aldıkları acımasız kararlar...
Birlikte hareket ettikten bir süre sonra şeytani amaçlarına boyun eğmeyen ayrılmak isteyen insanları acımasızca cezalandırıyorlar.
  Müslüman olup Mikail ismini aldığına inanılan (Şüphesiz Allah daha iyi bilir) ve sonrasında "Bu dünya toplu hipnozun kurbanı ve özgür olabilmemizin tek yolu televizyonumuzu kapatmak." diyen Michael Jackson'ın İlluminati örgütü tarafından öldürüldüğü artık bir sır olmaktan çıkıp dava iddianamelerine bile girdi.
  Arkasından milyonları sürükleyen birinin müslüman olduğunu açıklaması ve sonra gençlerin İslamiyete koşacakları ihtimali idi onlara bunu yaptıran...
Başkan kennedy ve kardeşi,bir çok amerikalı zengin işadamı (bir kaçına kanser olmalarına sebebiyet verecek maddeler enjekte edildi), aniden ölen pop starlar hedefleri doğrultusunda ne kadar acımasız olduklarına sadece bir kaç örnek...

   Pek çok reklamda,yiyecekler ürünlerinin ambalajlarında,filmlerde,video kliplerde İlluminati sembolleri var... Cinsellikten bahseden şarkı sözleri ve cinsel içerikli klipler ile nefsi duygular ön plana çıkarılıp gençlerin şuuraltına zehirli mesajlar gönderilmekte.
Bu sinsi tuzağa düşen boşlukta olan bazı gençlerde sadece bu müzikleri dinlemekle yetinmeyip, zamanla onlar gibi giyinmeye ve düşünmeye başlayıp,isyankar,sorumsuz,bencil ve inançsız oluyorlar. Birçok çizgi filmde bilinç altı mesajlarıyla evladlarımızın beyinlerini yıkamaya çalışılıyor. (33.derece mason olan Disney yapımları gibi)

  Televizyon gibi internet, sosyal medya ve sosyal paylaşım siteleri de tamamen onların kontrolünde...
  Defalarca gördük ki twitterda İslam adına yazdıklarımız sözler, TT listesinde görmek istediklerimiz saatlerce de yazsak suya yazılan yazı misali kayboluyor. Yok sayıyorlar...
Fakat küfür veya İslâm'a hakaret niteliğinde olanlar çok kısa bir sürede listede...
Bu düşünce size paranoya gibi gelmesin zira kısa bir süre önce (özellikle ortadoğudan) yazdığımız bütün tweetlerin CIA'nin kontolünde olduğu ve (belki şüphelilerin) Obama'nın önüne gittiği açıklandı...

  Türkiye ekonomik,külterel,askeri gücü,coğrafi ve jeopolitik konumu ile dikkat çeken bir ülke.
Bu karanlık niyetliler için türkiye çok önemli bir ülke ve zaferleri için sinsi komplolar,terörle ve ekonomik yıkımlarla mutlaka fethedilmesi gerektiğine inanıyorlar.
Bu örgütün inandığı ve büyük bir titizlikle uyguladığı 9 kuralı okuyunca birden her şey netleşiyor;
1-Radyo,televizyon,gazete,sinema,dergi ve kitaplar üzerindeki kontrolünüzü arttırınız.
2-Hukuk,tıp,kimya ve buna benzer bütün tahsillerden Yahudi olmayanları özellikle müslümanları uzak tutunuz.Bilhassa yahudileri bu şubelerde okumaya teşvik ediniz.
3-Gayri yahudilerin mektep ve kolejlerini ihtilal merkezi haline getiriniz
4-Yahudi olmayan milletlerin peygamberlerini gülünç şekle sokup onları rezil edecek mevzuları icat edip,yahudi olmayanlar arasında tefrka ve nifak çıkarınız.
5-Yahudi olmayanların dini müesseselerini zayıflatıp bizlere karşı da kardeşlik hislerini telkin ediniz.
6-Bizden olmayanların kadın ve çocuklarının ahlakını ifsat ediniz.
7-Değişik insanlar arasında nifak ve mücadele tohumları ekiniz.Irkları birbirine düşman kılınız.
8-Politikacıları satın alıp,hükümetleri çürütünüz.
9-Memleketlere girme imkanını ve kanunlarını kolaylaştırınız.

  Bu şeytani insanların bilmediği şu ki; "Onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır." (Enfâl Sûresi / 30. âyet) "Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır." (Saff Sûresi / 8. âyet) Ve bu âyetin bir şerhi mesabesindeki şu sözü de kaydedelim: "Allah’ın yaktığı çerağı nefesleriyle söndürmek isteyenler, ancak sakallarının tutuşmasıyla kalırlar" (Abdülhakim Arvasi)

Allah bu şeytani sömürü tuzağında kendimizi ve evladlarımızı korumamızda yardımcımız olsun. Allah'ım inanan insanlar aleyhine sürekli komplolar kuran o kimselerin düşmanlık hislerini kalplerinden söküp at. Bu haddini bilmez şeytana tapanlar salah yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, Sen onların ellerini, kollarını bağla...

Kalbini Yarıp Baktın mı?

  Âhir zamanda ümmet içindeki fitnelerden biri salgın hastalık halinde hızla yayılıyor. Tekfir etmek!
Nefisler zorluyor, şeytan kulaklara üflüyor; Şuna su-i zan da bulun, buna kâfir, ötekine münafık de!.
Kötüye yormakla (su-i zan), iyiye yormak (hüsn-ü zan) arasında kalıyoruz.

 “Kâfir olmasa bu büyük günahı işlemez” ile “büyük günah işlemek kişiyi kâfir etmez” düşünceleri arasında gidip geliyoruz...
  Yolda yürürken dahi tekfir halinde insanlar. Bırakalım moda için başörtüsü takan hanımlar, mezhep veya yöresel farklılıklara göre farklı şekilde başörtüsü takan hanımlara bile “kâfir bu” diyorlar görüyoruz,duyuyoruz...

  Oysa bilmeyene tebliğ edilse, özellikle bilen ve imanlı ama ailevi ve özel sebepler ile henüz örtünmek nasip olmayan hanımlara kâfir veya münafık denileceğine samimi biçimde örtünmeleri niyetiyle el açıp Rabb’e onlar adına dua edilse daha hayırlı olmaz mı?

  Ülkemizdeki gündemin bile oradan belirlendiği sosyal medya Twitter’da üzülerek görüyoruz ki, tekfir etmek bir salgın halinde... 140 karakter ile yazdığı tek bir tweet, profil resmi veya ironi amaçlı yazılanlara bakıp karşısındakini kâfir ilân edenlerin sayısı çok fazla.
Yabancı bir aktörün ismini ve tv’de filmi olduğunu yazdığım tek tweet için tacizci ve şuursuz biri tarafından benim kâfir ilan edilmem gibi.Ahirette iki elim yakasındadır...
  Câhil, saldırgan, tebliğ nedir nasıl yapılır bilmeyen, hastaya sövmeyi tedavi sanan, sevimsiz, şuursuz, şefkatsiz, hırçın ve suç işlemeye hazır merhametsiz tipler islâm’ı temsil edemezler...
Üstelik sadece farklılıklar yüzünden insanların tekfir edilmesi, itilip kakılması, dışlanması, nefret edilmesi İslâm’ın ruhuna uygun mudur? Müslümanı tekfirde gayret edenler, küfre eleman kazandırmada istekli olanlardır sadece...

  Üstelik haksız yere keyfi tekfirin tehlikesi de büyük; Mü’mini tekfir edenin kendisi kâfir olur...
Resûlullah (salat ve selam olsun O’na) “Herhangi bir kimse, din kardeşine “Ey kafir!” derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne alâ. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” buyurmuşlardır. (Müslim 1/319)

  Bir müslümanın bir işinde veya sözünde 99 küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa bu kimseye kâfir denilmez” hükmüne karşı bizler kitabın kapağına bakıp ona göre yargılama aceleciliğindeyiz...
Şeytanın kalblerimize getirdiği vesveselerden en çok başardığı su-i zan vesvesesidir, oysa müslümana hüsn-ü zan yakışır, iyi huylu ve mütevazı olduğunu gösteren en büyük işarettir.
Müslümana hüsn-ü zan etmek gerekir. Karşımızdakinin sözlerini, işlerini mümkün olduğu kadar iyiye yormalıyız.
  Resûlullah efendimiz’in (salat ve selam olsun O’na) azadlı kölesi Zeyd b. Hârise’nin oğlu Üsâme bin Zeyd anlatıyor:
“Resulûllah aleyhisselam bizi bazı kabilelere gönderdi Onlar da bizim gelişimizden haberdâr olarak kaçtılar. Biz bu grubun içinden birisine yetiştik. Onu yakalayınca, ‘Lâ ilahe illâllah’ deyiverdi. Fakat biz kendisini öldürdük. Döndüğümüzde bu olayı Peygamber aleyhisselâm’a aynen anlattım. Peygamber aleyhisselâm: ‘Kıyamet gününde o adamın söylediği bu tevhid kelimesinin kıymet ve büyüklüğünden dolayı sana kim yardımcı olacak?’ dedi Ben: ‘Ey Allah’ın Resûlü, o adam, bunu ölümden korktuğu için söyledi,’ diye cevap verdim. Peygamber Aleyhisselâm: ‘Kalbini yarıp baktın mı ki, bunu başka bir sebepten dolayı söylemiş olduğunu bilesin! Kıyamet gününde ‘Lâ ilâhe illallah’ kelimesinin karşısında kim senin yardımcın olacak?’ buyurdu. Bu sözü o kadar çok tekrar etti ki, ‘keşke Müslümanlığa o günden sonra girmiş olsaydım,’ dedim” (Buhârî, Diyât, 2; Müslim, Îmân, l58-159)

  Kalbini yarıp baktın mı ki? Tokat gibi bir cevap bizlere...
Allah’ın rahmeti sanki bizlerin elinde veya cebindeymiş gibi (haşa!) Allah’a ortak koşup haklı haksız bir yargılama ve tekfir etme yarışındayız...
 “İni’l-hükmü İllâ lillâhi...”[1] Hüküm ancak Allah’ındır...
Oysa niyet okuyuculuğu bırakıp, merhametli, mütevazı, herkesin sıkıntısına gönülden üzülüp derman olmaya koşan, bilerek veya bilmeyerek günahkâr hayatı yaşayanlara şefkatli bir aile bireyi gibi üzülen müslümanlar olabilsek...
 “Ey iman edenler!Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” İşte bundan tiksindiniz.O halde Allah’tan korkun.Şüphesiz Allah,tevbeyi çok kabul edendir,çok merhamet edendir.” (Hucurât suresi, 12)
Allah Sonumuzu Hayır Eylesin...

Haksızlık Karşısında Susan Dilsizler

    Bir süre önce gördüğüm bir rü’yâdan sonra aklımdan hiç çıkmayan bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Rü’yâmda gördüğüm tam olarak şuydu ; Sokakta kızı ve eşi ile yürümekte olan bir vatandaşı, biri üniformalı diğerleri sivil olmak üzere kalabalık bir grup yakalayıp boynuna ip geçirerek yerde sürüklemeye, tartaklamaya başladılar... Bu zalimler çaresiz adamı sürükleyerek bir okulun  bahçesine götürüp orada da bu zülme devam ettiler... Uzun süren bu zulümden sonra şaşkın halde uzun süre yalvaran ama sonra pes eden, yüzü gözü şişmiş kanlar içindeki bu bey yaşlı gözleriyle ve ifadede zorlandığım kederli bakışlarıyla ilk önce âilesine ve sonra başında toplanmış olan “seyircilere” yani bizlere baktı ve en son gözlerini göğe dikip bakarak son nefesini verdi...

Yaşadığım utanç ve vicdan azabıyla dönüp çığlıklarını duyduğum âilesinin suratına bakamadım.. Büyük bir iç sıkıntısı ve gözyaşı ile gecenin bir yerinde uyandım ve haliyle sabaha kadar da uyuyamadım...
 
Sokakta evlâtlarını acımasızca döven annelere bile müdahale eden ben, rü’yâmda bu zulmü sadece izlemiştim.. Beni uyutmayan işte bu sıkıntı, bu utançtı... Rü’yâ da olsa kötü etkilemişti beni..


Rabbimin ikramıdır ki (hamd olsun) Rahmanî rüyalarım bana yol göstericidir ve mutlaka bir anlamı, mesajı vardır. Ertesi gün ağzımın kenarında uçuk belirecek kadar beni etkileyen, üzen ve korkutan rü’yânın mesajı bana göre çok netti...
Bütün ümmet arkamıza yaslanmış, zalimler tarafından çok keyfi ve sebepsiz yere akıtılan müslüman kanını sadece “izliyoruz..”

Âilesinin yanından sorgusuz sualsiz çekilip alınan herkesin gözü önünde öldürülen bu mazlum beyin sembolü benim yorumuma göre :
Afganistan, Irak, Doğu Türkistan, Çeçenistan, Filistin ve Suriye’de zulüm altındaki müslümanlardı. Ve müslüman kanı akıtılan diğer ülkeler...

“Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.” (Mearic Sûresi; 70: 19, 20. âyetler) âyetlerinde, insanın nefsindeki egoistliğe ve her zaman ilk amacının kendi menfaatlerini korumak olduğuna işaret edilmiştir...

(Çok az sayıdaki insanlar hariç) insan nefisdeki bencillik nedeniyle; kendisine dokunmayan, rahatsızlık vermeyen durumlarda başkalarının içerisinde bulunduğu zor durumu umursamaz, sahiplenmez.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” anlayışı... Oysa yılan dönüp dolaşıp ergeç onu da sokacaktır...

  Bir Hadîs-i Şerîf’lerinde Peygamberimiz efendimiz (s.a.v.)  şöyle buyurmuşlar: “Ben Rabbimden dört şey istedim; üçünü bana verdi, bir tanesini vermedi;  Allah’tan ümmetimi dalalette birleştirmemesini istedim, bana (bunu vâ’detti) verdi. Allah’tan; daha önceki ümmetleri helâk ettiği gibi, onları (ümmetimi) kıtlıkla helâk etmemesini istedim, bunu da bana verdi.  Allah’tan, düşmanlarını onlara (sürekli galip olacak şekilde) üstün getirmemesini istedim, onu da verdi. Sonra Allah’tan onların (ümmetimin) arasına tefrika vermemesini, kendi aralarında birbirlerine -iç çatışmalarla- acı vermemelerini istedim, bunu benden esirgedi... (Mecmau’z-zevaid, Hadis no: 11966)

Demek ki bu aldatıcı, oyalayıcı imtihan dünyasında müslümana huzur ve rahatlık yok... Dünya mümine zindan, kâfire Cennet... Hiç şüphesiz bugün durmadan akan müslüman kanı da Rabbimin emri ve izniyle oluyor.

 Ama madem imtihan dünyası ve bu olaylarda ümmet için birer imtihan, böyle arkamıza yaslanıp izleyerek bu imtihanı nasıl geçeriz?

 Rü’yâmdaki mazlum beyin lincine izleyici oldum diye âilesinin yüzüne bakamaz iken, sadece “Rabbim Allah’tır” dedi diye katledilenlere seyirci kaldığımız takdirde Rabbimizin yüzüne nasıl bakar, hesabını nasıl veririz?

“Size ne oluyor ki Allah yolunda - ve acz-ü ıztırab içinde bırakılıb: «Ey Rabbimiz, bizi ahâlîsi zaalim olan şu memleketden (kurtarıb) çıkar, bize tarafından bir saahib gönder, bize katından bir yardımcı yolla» diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz? (Nisâ Sûresi; 4: 75. âyet) 
  Âyette Rabbimizin bize seslendiği gibi dünyada zulüm gören müslümanların durumu, bütün iman edenlerin sorumluluğunda... O yüzden de Hadîs-i Şerîf’te “Mü’minler bir vücudun azaları gibidir, biri ağrıdığında (acıdığında) diğerleri de bundan müteessir olurlar” buyurulmuştur.

Gerçek Müslüman ahlâkına sahip olan ve samimi olarak (ihlâsla) iman eden bir insan, dünyanın diğer ucunda da olsa, bir başka Müslümanın içerisine düştüğü bir azabı ve dayanılmaz zulmü kendi sorunu olarak görmeli.

 “Suriye’den,Filistin’den bize ne?” diyerek arkamızı dönüp kulaklarımızı tıkasak da orda zulüm devam ediyor ve görmesek de bunun vebáli bize sorulacaktır...

 Haksızlığa karşı sükût etmek, hakka karşı bir hürmetsizlik değil miydi? “Komşusu açken kendisi tok yatan kimse hakiki mü’min değildir..” buyurulmamış mı?

Bizim komşumuz kan ağlıyor,ölüyor ve biz şen şakrak, mışıl mışıl uyuyoruz.. Ayakta uyuyoruz, yatarak uyuyoruz, uyuyor ve hayaller âleminde yaşıyoruz... Ateş sadece düştüğü yeri yakıyor.. 2009 Şubat’ında sokakta şehit edilen eski Çeçen Cumhurbaşkanı Dokka Omaro’nun akrabası olan Çeçen komutan (Ali Osayev) komşumdu. Bize güvenip topraklarımıza sığınan, hicret eden kardeşlerimizi koruyamadık...

Bir de “efendim bütün bunlar batılı ülkelerin işleri oyunları, zulüm filan yoktur, biz karışmayalım bizene!” diyenler var...
Evet dünyanın her yerinde müslümanlara karşı Batı eliyle açık bir saldırı politikası yürütülüyor. Özgürlük ve demokrasi (!) getirme heveslisi ülkelerin - kişilerin âyetteki tanımı: “Kendilerine «Yer(yüzün)de fesâd yapmayın» denildiği zaman «Biz ancak islâh edicileriz» derler. Gözünü aç, onlar muhakkak ki fesadcıların ta kendileridir. Fakat şuurlarını işletmezler (farkında değillerdir). (Bakara Sûresi; 2: 11, 12. âyetler.)

 Acilen tüm iman eden ve vicdanlı insanların himaye etme hislerinin harekete geçmesi geçip diğer müslümanları da buna teşvik etmeleri, ellerinden gelen herşeyi yapmaları Kur’ân ahlâkının gereğidir. Ahlâkı Kur’ân ahlâkı olan peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurdular: “Zalime de mazluma da yardım edin” Sahabe sordu; ya Resûlullah, mazlumu anladık da zalime neden (nasıl) yardım edelim?” Peygamberimiz buyurdular ki, “elini zalimin eli üzerine koyarsın (onun zulmetmesine mani olursun).”

Bunu yapabilsek ortaya çıkan büyük güçle, atılan samimi adımlarla, bi iznillah tüm dünyayı etkileyecek bir güç meydana çıkacaktır.

“Şüphesiz ki Mümin kılıcı ve dili ile Cihad eder”. (İbn Hanbel, VI, 387) Kalemi kılıç gibi kullanıp, dil ile cihad edilebilir. Dualarımızda mazlum kardeşlerimizi unutmayıp, zalime de kalben buğz edebiliriz.

Kimisi samimi hislerle (hüsn-ü zan), kimisi ise popülist hislerle “Hepimiz Ermeniyiz” diyenler... Zulmedilen ümmet için de “Hepimiz Müslümanız, aynı ümmetin mü’minleriyiz; Suriyeli, Çeçen ve Filistinliyiz” diyebilse.. diyebilsek...

Allah’ım! Bizleri zulmün ve zalimlerin karşısında tarafsız kalanlardan eyleme!
Allah’ım! Her yer ve mekânda İslâm’ı muzaffer eyle, İslâm’a ve müslümanlara yardım et... Kalblerimizi birleştir ve birbirine ısındır... Bizleri tek bir el, tek yumruk eyle...
“Kâfirler güruhuna karşı bizlere yardım eyle, sen mevlâmızsın bizim” (Bakara Sûresi, 286. âyetin sonu)

İslamın Yücelttiği Kadın

   İslâmiyet’i tanımayan, biraz da işine öylesi gelen gayrimüslümleri bir kenara bırakırsak müslümanların içinden bile İslamiyet’te kadınların ezildiği, kadının erkeğin yarısı kabul edildiği gibi haksız bir görüşü savunanlar hálâ var.
   İslâm dininin kadına tanıdığı hakları bilen kişinin böyle düşünmesi mümkün değil. İslâm’dan önce Batı’da; “kadının ruhu var mı, kadın da insan sayılır mı?” türünde tartışmalar dahi yapılıyordu...
Eğer ruhu varsa, acaba o insan ruhu muydu, yoksa hayvan ruhu muydu?
Yoksa o (kadın) ruhsuz bir yaratık mıydı? Çinliler’de kadın,insan sayılmadığı için ona isim bile verilmezdi.. Kadının adı yoktu... İngiltere’de kadınlar murdar bir mahlûk sayıldığından İncil’e el süremezdi...
   Eski hukuk sistemlerinde ve İslâm’dan evvel Araplar’da miras haklarında kadın, ne babasından ne de kocasından miras alabiliyor hattâ kendisi bile bir miras malı gibi görülüyordu...
Cahiliye döneminde kız çocukları diri diri gömülürdü: "Onlardan birisine bir kız (çocuğu doğumu) müjdelenirse, öfke ile (üzüntüsünden) yüzü simsiyah kesilir..."  (Nahl Sûresi/16. Sûre - 58. Âyet)

  İslâm, kadın hakları üzerinde tam anlamıyla bir inkılâb yapıp, (İslâm öncesinde) toplumda hak ettiği yeri ve hakları alamayan kadına, İslamiyet'le insana yakışır bir mevki ve haklar verdi.
Yüce İslâm dini; kadının da insan olduğunu gösterip,mirastaki haklarını ortaya koymuş, kadını içinde bulunduğu derin çukurdan çıkarıp yüceltmiştir.
  İslâm, dinin emirlerini tebliğde de kadın-erkek ayrımı göstermeden,her ikisini de eşit derecede Yüce Allah'ın emir ve yasaklarına sorumlu kılmıştır.
   Bazı İslâmcı kadın yazarlar erkeklerden üstün olduklarını ispata çalışsalar da, ne feministlerin baktığı gibi, ne de İslâm’ın kadını erkeğin koşulsuz kölesi gibi konumlandırdığını düşünen bazı hemcinslerimin düşündüğü gibi bakmam ben.

"Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır." âyetindeki hakikattir benim bağlanacağım[1].. İslâm kadını ve erkeği bir bütünün iki eşit parçası ve birinin diğerinin tamamlayıcısı kabul eder. Tabiî ki (şüphesiz) Yaradan psikolojik ve biyolojik yönden kadın ve erkeği farklı yaratmıştır. Her iki cinsin de bir birine göre üstün ve eksik yanları vardır. Lakin Allah (kadın – erkek) insanı en üstün vasıflarla yaratmıştır. (Tin suresi/ 95. Sûre, 4. âyet) Gerçek anlamda üstünlük ancak takva iledir, erdemlerdeki üstünlükledir.
  Allah erkeğe kadınlar üzerinde bir yöneticilik hakkı vermişse bunun amacı, erkeğin çalışıp hem kendisinin hem âilesinin geçimini sağlaması ve otoritenin ortak kabul etmeyeceği içindir. Lakin bu otorite danışmaya ve dayanışmaya mani bir diktatörlük değil, hiçbir demokrasinin hayal dahi edemeyeceği bir uysal otorite, bir esnek liderlik biçimidir. Erkek kadına ve diğer âile bireylerine tahakküm etmez, haklarına tam bir riayet gösterir, kadını bir emanet olarak telakki eder, görüşlerine saygı gösterir, hattâ kadınını yüceltir.

  İslâm ayrıca kadının evlâtlarına ve insanlara faydalı olması için ilim öğrenip kültürel seviyesini yükseltmesini teşvik eder. Kadının düşünce ve ifade hürriyeti vardır, bütün haklara sahip bağımsız bir kişiliktir.Günümüzde birçok Batı’lı kadınların akın akın İslâm’a koşması ve huzuru ancak bu güzel dinde bulduklarını ifade ettikleri gibi...

 Urve b. Zübeyr'in hakkında "Fıkıh ilmini Hz. Aişe'den daha iyi bilen kimse görmedim" dediği fikıh ve hadis konusunda âlim olan Hz. Aişe (r.anha) gibi... Sadece kadınların değil,sahabelerin bile kendisine danıştığı bir mü’mine... Kapısına gelinerek Allah Resûlünün ahlâkı sorulan bilge kadın.
Hz Aişe (r.anha) gibi örneklerimiz varsa... Yüce dinimiz bizlerin yolunu böyle güzelce açmışsa...
 
  Biz müslümanlara düşen; sahip olduğumuz hakları bireysel amaçlarımız için değil, tüm İslâm âlemine ve insanlığa faydalı olacak şekildeki işlerde kullanmak olmalıdır. Hayırlı ve güzel işler yapıp, İslâm kadını hakkındaki şüpheleri ortadan kaldırmalı, dünyaya İslâm’ın şekillendirdiği ve yücelttiği kadını gösterebilmek olmalı amacımız...

  Rabbim hepimize nefsine, evlâtlarına, âilesine ve ümmetine; hattâ bütün insanlık camiasına faydalı mü’mineler olmamızı nasip etsin...

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri

       Bismillâhirrahmânirrahîm

     Hepimizin bilip iman ettiği gibi Peygamber efendimiz,Hz.Muhammed (s.a.v.) Hâtem'ül Enbiyadır,nebilerin sonuncusu.Ondan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir.
      Fakat efendimizden sonra sünnetleri yaşatıp, bid'atleri ortadan kaldırmak için her yüz senede bir gelen veliler vardır.
   Peygamber efendimizin soyundan Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri,son asır âlim ve velîlerinden.Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında yaşayan Abdülhakim Arvasi Hz.( 1865)-(1943)
    Osmanlı’nın bize bıraktığı en kudsi miraslardan…Seyyidler cemaatinden bir mübarek zat...
Allahın emir ve yasaklarını insanlara anlatan, kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen islam alimlerin otuz dördüncüsü...
   Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının alimleri,İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan ve Seyyid olan altı yüz seneden beri ilim yaymakla tanınan Arvasi ailesi...
   Zamanın padişahları olan Sultan II. Abdülhamid ve sonrasında  Sultan Vahideddin  tarafından övgü alıp yüceltilen... Osmanlı'nın son döneminden sonra büyük bir hızla bozulan "ehli sünnet vel cemaat itikadını" ayakta tutan İslam alimi... Milli mücadele zamanında da  maddi ve manevi birçok katkısı olan dava insanı...

 "Ben bir seyyidim. Yani bu demektir ki türk değilim.Ama yeryüzünde üç türk kalsa biri ben olurdum.Bir türk kalsa da yine o ben olurdum.Çünkü Türkler olmasa bugünkü manada islamiyette olmazdı." diyecek kadar vatanına bağlı...

Henüz çocuk yaşlarda rüyasında Allah'ın Resulünü görüp,gece gündüz duraksamadan ilim öğrenen müjdeli kul...

Talebesi olan büyük üstad Necip fazıl'ın ;

"Efendim! Benim Efendim! Benim, güzellerin güzeli Efendim! diye seslendiği;
"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;
 Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel"

Bir diğer şiirinde de;

"Bilmiyorum ondan önce zaman var mıydı,
Hakikatler bosluga bakan aynalar mıydı?"
diye tarif ettiği mürşidi, hocası.

Necib Fazıl Kısakürek büyük hürmet duyduğu hocasının Çok sayıdaki kerâmetlerinden birini şöyle anlatır:
   “Sene 1941...Almanlar sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi olduğuna kâniim.
Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat...
Harbe sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor ve anlatıyorum.
Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe girilmez. Yalnız, Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık olmasa, vesika usulü çıkmasa (bari)."
Buyurdukları gibi oldu. Harbe girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu.
Mahmud Bey, bana bu kerameti sık sık tekrar eder
ve; "Müthiş, müthiş!.. herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez" ve kimse vesika usulünü beklemezken "O olacak" buyurmaları büyük keramet" derdi.

İbret alınması gereken kıymetli sözlerinden bir diğeri,sanki Ümmetin bugünlerini de görmüşcesine ;

   "Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi.
Din düşmanları da, bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır, dedi.
Halbuki bozuk tasavvufçuların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır.
Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır.
Böyle bir âlim bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline girer.
Vaazları ile kitapları ile gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler."

Türkçe’den başka çok iyi derecede Arapça, Farsça ve Kürtçe bilen,Ömrünü talebe yetiştirmeye adayan Abdülhakim Arvasi hazretleri talebelerine hitaben :
"Size nereye bağlısınız derlerse deyin ki;
"Ben İmam-ı Rabbaniye bağlıyım" veya deyin ki; "Ben İmam-ı Azamın yolundayım"

  Bir sohbette diğer İslam âlimlerinin adı geçtiğinde :
"Bizler o büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız."
Ve, "Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak bereketlenmek için okuruz"
diyecek kadar alçakgönüllü...
27 Kasım 1943'te vefât anında hafif bir zelzele olduğu kayıtlara geçmiştir.

Allahütela hepimizi şefaatine nail eylesin...