Çocukluğum tarihi yarımada da geçtiği için her zaman İstanbul’daki yeraltı dehlizlerinin varlığını işitir ve bununla ilgili çok sayıda söylenti duyardım.Hatta evimizin az ötesinde bunlardan birisinin giriş kapısı vardı.
Şehri baştan başa katettikleri söylenir, bir ucundan girdin mi şehrin öbür tarafından çıkılacağı ve hatta boğaz’ın iki sahilini birkaç yerden birbirine bağladıkları anlatılırdı.Bizans zamanında imparatorlar ve patrikler söylenene göre gizli temaslar yapacakları zaman gidecekleri yere bu yeraltından giderlerdi.
Bu dehlizlerin bazısı Bizans,bazısı Bizans’tan bile önceki zamanlardan, bazısı da Osmanlı döneminden kalma...
İstanbul’un Fethi sonrası, Osmanlılar bu sığınakları ne yıkmış ne de imar etmişler.
Bunların varlıklarını tam manasıyla çok az kişi biliyor ve turistik broşürler ve arkeolojik kitaplarda bile bahsedilmiyor. Sadece Çemberlitaş’ın altında bile Roma Dönemi’nde açılmış, içinden atlı arabaların geçebileceği kadar geniş tüneller olduğu hep duyulan bir söylenti.
Oysa batılı ülkelerin elinde böyle bir tarihi hazine olsa...Paris ve Londra’nın altında yüzlerce sene öncesinden kalan ve çok iyi korunan tamir ve restorasyondan geçmiş, buna benzer yeraltı şehrini andıran geniş yeraltı mekanları var.
Hatta Paris’tekine elit bir kesim sahip çıkıp bu eşsiz atmosferde partiler ve toplantılar düzenlemekte... İstanbul’un dehlizleri, Avrupa’daki benzerlerinden daha eski olduğundan ortaya çıkartılsalar kesinlikle cazibe merkezi olması kaçınılmaz.
Bizim semtteki de bu yeraltı dehlizlerinin kapısından birinin neden tuğla örülerek kapatıldığını araştırdığımda, arkeolojiye meraklı iki İngiliz turistin bu kapıdan girdiklerini ve orada öldüklerini öğrenmiştim. MTA’nın yaptığı araştırmada ölüme neden olanın yoğun miktarda karbondioksit olduğu ortaya çıkmıştı...
National Geographic’in bir belgeseli vardı.İzleyenler hatırlayacaktır; “Yeraltı Şehirleri - Cities of the Underworld” Bunlar dünyadaki tüm yeraltı şehirlerini gidip görmüş bir ekip olarak, İstanbul’un yeraltı dehlizlerini görünce çok etkilenmiş, alkolik, tinerci veya evsizlerin barınağı haline gelen bu dehlizlerin idrar kokusu ve çer çöp halde bırakılmasının şaşkınlığı içinde, buraların hem tarihi hem de turistik açıdan ne kadar kıymetli olduğunu ifade etmişlerdi.
Şimdi bu dehlizler hakkında neler biliyoruz?
İstanbul 2700 yıl öncesine dayanan bir şehir.
Geçmiş dönemlerde bugünkü İstanbul’un yerinde üç ayrı kent bulunuyor: İlk kent Kadıköy’de kurulan ve ‘körler ülkesi’ olarak bilinen Kalkhedon, ikinci kent Eminönü ve Fatih ilçelerinin bulunduğu ‘tarihi yarımada’ olarak bilinen Byzantion, üçüncü kent ise İstanbul’un dışına taşan ve Silivri’ye uzanan Selymbrai...
Bu üçe ayrılmış kentlerin İstanbul’un altında birbirlerine labirent gibi tünellerle bağlı olduğu söyleniyor.
“İstanbul’un Yedi Harikası” adlı 80 yıllık bir kitapta, Yerebatan Sarayı ile Kınalıada arasında uzanan bir tünelden detaylı olarak şöyle söz etmektedir;
“Köpek Öldüren Kanalı denilen bu dehlizin, Yerebatan Sarayı’nın gizli bir girişinden başlayarak Kuzey Doğu yönünde ilerlediği ve Boğazın Marmara’ya açıldığı yerde denizaltından geçtiği, Üsküdar’dan itibaren de güneydoğuya doru bir açı yaparak düz bir hat halinde, önce Üsküdar-Kadıköy sahillerinin ve daha sonra gene Marmara’nın altından uzanıp Kınalıada’ya ulaştığı ve buradaki Manastır’da son bulduğu belirtilmektedir.”
Evet denizin altında bile yeraltı dehlizi olduğu söyleniyor.Eğer bu doğru ise bu tünellere devletin duruma el atıp, bunları koruma altına alınıp restore edilip gün yüzüne çıkartılması lazımdır.
Merak ettiğimiz bu tünellerin neden bugüne kadar gizli tutulduğu ve hiç bir şey yapılmadığı.
Hatta Yerebatan sarnıcında çalışan işçilere oradaki dehlizlerde gördüklerini kimseye söylememeleri için Kur’an’a el bastırdıkları rivayet ediliyor.
İzlediğim bir belgeselde görünce hayrete düşmüştüm.Çek cumhuriyetinin “Sedelik” şehrinde çok enteresan bir yeraltı kilisesi var. İddiaya göre bu kilise 40 bin müslümanın kemikleriyle yapılmış.
İnsanlar bu kiliseyi görebilmek için gayet yüksek bir ücret ödeyip, uzun kuyruklar oluşturuyorlardı.
Bizler ise sahip olduğumuz tarihin ve kültürün farkında olmadığımız gibi neredeyse bunları yok etmeye gayret ediyoruz.
Neredeyse bir matruşkayı andıran açtıkça araştırdıkça daha da gizemi ortaya çıkan dünyada eşi olmayan ve ecdadın pek kıymetli şehri İstanbul’un Allah’ın izni ile kıyamete dek hep “bizim” olması duasıyla...


