12 Temmuz 2012 Perşembe

 Kıyametini Bekleyen İstanbul



Unuttuk! Deprem travmasını ne çabuk atlattık… 1999 depreminden iki hafta önce bazı valiliklere deprem olacak diye uyarı yapan Prof. Dr. Işıkara, ilk kez olası İstanbul depremi için tarih verip, 2014’de büyük sarsıntı ihtimali çok yüksek deyince şüphesiz vakti zamanını Allah bilir dedim. Fakat İstanbul’un deprem tarihini inceleyenler çok iyi bilir ki, bu deprem kaçınılmaz... Özellikle 1999 senesindeki depremde, sokağımızdaki bir blok çökünce, 4 aya yakın dışarıda (çadır+araba) kaldığımızdan iyice endişelenmeye başladım. Bu korkumda, deprem beklenen her iki fayında ortasında ve deniz kenarında oturmamın payı da büyük.
İstanbul’un deprem tarihine bakınca, Bizans kronikleri bize depremlere ilişkin çok düzenli bilgiler verdiklerinden, İstanbul’un İ.Ö. 500 ve İ.S. 1890 yılları arasında büyük ölçekte 548 deprem geçirdiğini biliyoruz. Bizi nelerin beklediğini az çok tahmin edebilmek için, belki daha önce araştırma yapmayanlar vardır diye tarihi bilgileri kısaca paylaşmak istiyorum…
Papaz Theophane 25 eylül 437 depremini şöyle anlatmış; “Hiç kimse artık evinde uyumaya cesaret edemiyordu. Yas yüzünden imparator, günlerce ne tacını takıyor, ne de resmi kırmızı elbisesini giyiyordu. Depreme ateş yağmuru, su baskınları veya deniz taşkını gibi diğer olağanüstü doğal olayları da eşlik ediyordu.”…
Fetihten sonraki en büyük deprem, 10 Eylül 1509 tarihinde Adalar önünde oluşmuş ve halk arasında “Küçük Kıyamet” olarak adlandırılmış. Büyüklüğü 7.4 olan bu depremin tarihsel kayıtları; “10 Eylül 1509 depreminde 4000 - 5000 kişi hayatını yitirdi. (Nüfusun 160.000 olarak kayıt edildiği bir döneme göre büyük rakamlar) Ölenler arasında Osmanlı Hanedanından 3 kişi vardı. İstanbul ve Pera’da hasara uğramayan hiçbir evin kalmadığı ve şehir surlarının da oldukça büyük hasara uğradığı, Topkapı sarayı duvarlarının yıkıldığı ve duvarlara yakın birçok evin denize battığı görülmüştür. Yerler yarılmış, su ve kum fışkırmaları görülmüş. Bu depremin oldukça geniş bir bölgede Yunanistan’dan Mısır Nil Deltasına kadar hissedildiği rapor edilmiştir. Osmanlı Sultanı İmparatorluğun her bölgesinden toplattığı 66000 işçi, 3000 Ustabaşı ve 11000 Asistanı görevlendirerek imar işlerini başlatmış, ayrıca halktan deprem için özel vergi toplatmış ve Mart, Haziran 1510 tarihleri arasında hasarlar tamir edilmiştir.”
İkinci büyük deprem ise “küçük kıyametten” 257 yıl sonra gerçekleşen 22 Mayıs 1766 depremi. Bu depreme ait bilgiler; “İzmit’ten Gelibolu’ya kadar uzanan Marmara fay hattını kırıldığı ve Tsunami dalgaları oluştuğu, Camiler Topkapı Sarayı ve anıtların büyük zarar gördüğü, ölü sayısının 4000 civarında olduğu rapor edilmiştir. Topkapı Sarayındaki ağır hasardan dolayı Osmanlı Sultanı Saray Bahçesindeki çadırda uzunca bir süre ikamet etmek zorunda kaldığı rapor edilmiştir. Kapalıçarşı, Örücüler çarşısı ve Mercan ağa’daki yıkımlar, Yerebatan sarnıcı, Askeri Birliklerde hasar ve İstanbul un 22 Km Kuzeyindeki Ayvabend Barajında hasar gördüğü rapor edilmiştir. Depremdeki hasarın daha çok İstanbul’un batısında yoğunlaştığı ve depremden sonra gözlenen deniz dalgalarının (Tsunami) limanları kullanılamayacak derecede yıktığı rapor edilmektedir.” Hatta denir ki, Cankurtaran semtinin adı buradan gelir. Surlar o bölgede yüksek olduğu için, dalgalar surları aşamamış ve o bölgedekiler kurtulmuş… Bu depremde ağır hasar gören Fatih Camii ise ancak 5 Mayıs 1771’de yeniden kullanıma açılabilmiş…
İstanbul’da görülen son büyük deprem ise, II. Abdülhamid’in padişahlık döneminde, 10 Temmuz 1894’te yaşanan ve tarihi kaynaklarda ( Büyük harekat-ı arz ve zelzele-i azîme ) diye isimlendirilmiş. Rumi 1310 yılına rastladığından İstanbul halkı arasında “1310 zelzelesi” diye de anılmış. Yine kayıtlarda; “Marmara sahillerinin 200 metre geri çekilmesinin ardından, deniz suyu ısınmış, yer altından ürkütücü sesler duyulmuş ve 12.25 te müezzinlerin ezan okuduğu bir sırada önce hafif bir sarsıntı, güneybatıdan kuzeye doğru ve aşağıdan yukarıya olmak üzere bunu daha şiddetli sarsıntılar takip etmişti. Denizdekiler Mavnalardan, Balıkçı Teknelerinden Şirket-i Hayriye vapurlarından kente baktıklarında çöken binalardan yükselen toz bulutlarını görmüşlerdi. Uzunçarşı, Tahtakale, Kutucular, Kantarcılar harabeye dönmüştü. Gedikpaşa, Kadırga, Kumkapı, Yenikapı, Langa,ve Samatya da yüzlerce ev yıkılmış, Adalarda da büyük tahribat olmuştu. Depremin ardından II. Abdülhamid, Atina rasathanesi müdürü Ejinitis’i depremin şiddetini ve etkilerini araştırması için İstanbul’a davet etmiş ve hasar tespitine başlanılmasını emretmiştir. Avrupa’dan çeşitli deprem uzmanlarını İstanbul’a çağırıp, Osmanlı bilim adamlarının deprem konusunda eğitim almaları konusunda talimat vermiştir. Avrupa’dan derhal iki adet sismograf temin edilmesini emretmiş ve yer sarsıntılarının büyüklüğünü, süresini, merkezini ve saatini saptamaya yarıyan bu sismografların birini İstanbul rasathanesine, diğerini ise saraya, padişahın özel sismografı olarak yerleştirilmesini istemiştir”…
Bütün bu depremleri bizim dönemimiz ile kıyaslarsak, nüfusun az olduğu, sokağa kaçanların yıkılan evlerden etkilenmeyeceği seyrek bir yerleşim düzeni, bir iki katlı ahşap yapılar esneme katsayısı yüzünden depreme nispeten daha dayanıklı ve enkaz altından sağ çıkmanın mümkün olduğu, merkezi su ve kanalizasyon sistemlerinin bulunmadığından salgın hastalığa yol açmayacağı bir dönemdi o zamanlar… Buna rağmen o dönemde “kıyamet” olarak adlandırılan deprem şu an olsa neler yaşarız düşünmek bile istemiyorum…
Japonya ve Abd’nin deprem sonrası bizi bekleyen felaket senaryolarını okuduğumda içimi sıkıntı basıyor… Marmara Denizi tabanında yaptıkları fay araştırmalarından depremin şiddetinin en az 7,6 büyüklüğünde ve (fayın uzunluğuna göre hesaplanıyor) en az iki dakika süreceği, doğalgaz sonucu yangınlardan dolayı yanarak ölümler, salgın hastalıklar, yol, köprü ve viyadüklerin çökmesi, boğaz köprüsünün yıkılma olasılığı, sahil bölümünün doldurma alanlarınında bulunan araç ve evlerin denize kayması, yağmalar ve İstanbul sanayi ve ticaretin göbeği olduğundan ekonomik çöküş , heyelan tehlikesi (Esenyurt, Beylikdüzü, Avcılar ve Büyükçekmece heyelan riski taşıyan ilçelerden) vs…
Peki 1999 depreminden sonra her an olur korkusu yaşadığımız deprem için İstanbul’da ne yapıldı?
Köprülerin, viyadüklerin ve kamu binalarının (633 kamu binası güçlendirildi. 103 kamu binası yıkılıp yeniden yapıldı) ve okulların (625 okul binasında güçlendirme yapıldı. 113 okul binası yeniden yapıldı) bir kısmı depreme karşı güçlendirildi. Metroların depreme karşı dayanıklı yapıldığı söyleniyor. Kurtarma ve ulaşım çalışmalarını etkilememesi için enkaz dökülecek yerler belirlendi. 2.5 milyon ünitelik çadırkent kurulacak alanlar belirlendi. (Bu alanlardan bazılarına alışveriş merkezi ve konut inşa edildiği, bu alanların azaldığı söyleniyor) Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Mezarlıklar Müdürlüğü de hazır bekliyor. Depolarda 2 binden fazla kesilmiş kefenle, 30 bin kişiye yetecek kefen bezi hazır bekletiliyor. Binlerce ceset torbası da öyle… Petrol Ofisi Depolama Tesisleri, LPG, kimyevi maddeler depolama ve dolum tesisleri ile bu maddeleri kullanan sanayi tesislerinin bulunduğu 1. Risk Bölgesi'ndeki Küçükçekmece, Bağcılar, G.O.Paşa, Bayrampaşa, Avcılar ve Ümraniye'de büyük can kayıplarının olması bekleniyor ama ne önlem alınmış bilemiyoruz. Bunun haricinde deprem öncesi için yapılan pek fazla bir şey yok. Deprem sonrası için (belki milyonu bulacak kayıplardan sonrası) neler yapılmalı bunun hazırlığındayız genelde. İstanbul Valisinin son açıklaması “Tahmin edilen şiddette yaşanacak bir depremde, kaybedeceğimiz canın ve yaralının sayısını söylemeye dilim varmıyor.” şeklindeydi… Kentsel Dönüşüm Projesi ise hep duyuyoruz ama pilot bölge seçilen Zeytinburnu’nda 10 senedir hala yapılamadı. Bizler de ihmalkârız. Zorunlu deprem sigortasını kaç kişi yaptırdı?
Mehmet Akif’in “Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar, hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” dediği gibi 1999 depreminin üzerinden neredeyse 13 sene geçmesine rağmen, ibret alıpta bireysel olarak bile hazırlık yapmış değiliz. İstanbul Valiliği’nin yeni kampanyası “Güvenli Yaşam Gönüllüsü” afete hazırlık eğitimlerine katılarak bilinçleneyim, deprem sonrası (eğer sağ kalabilirsek) aileme ve çevreme faydam dokunsun diyorsanız aşağıdaki linkten detaylı bilgi alıp, isterseniz kayıt olabilirsiniz ve eğitimlere katılabilirsiniz. http://www.guvenliyasam.org/projeler/guvenli-yasam-gonullusu/guvenli-yasam-gonullusu-kayit-formu Çocuklarımız içinde hazırlanan test tamamladığında “Güvenli Yaşam Gönüllüsü Takdir Belgesi” alabilirsiniz. http://www.guvenliyasam.org/tehlike-avi/minik-gonullu-ol
Söylenecek fazla da bir şey yok. Evimizde önlem alabilirsek alıp, tevekkül edip bekliyoruz. Hiç şüphesiz her şey Allah’ın ilim, iradesiyle ve kudretiyle olduğu gibi, deprem de böyle… Müminler başlarına gelecek açlık, kıtlık, mal-mülk ziyanı, tabii afetler, salgın hastalıklar gibi sıkıntılar karşısında imtihan geçirebilirler, bunu bilip kabul ediyoruz. Hz. Peygamber (s.a.v.) deprem olduğu zaman sahabileri tevbe ve istiğfara davet etmiştir. Rivayet edildiğine göre, Medine'de deprem vuku bulmuş, bunun üzerine şöyle buyurmuştur: "Rabbiniz sizden tevbe ve istiğfar istiyor. Siz de O'na dua, tevbe ve istiğfarda bulununuz". (İbn Ebi Şeybe, Musannef, c. II, s. 472-473)
Tevbe ve istiğfarı arttırıp, “Allah’ım. Önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üstümden ve altımdan gelebilecek afetlerden ve felaketlerden azametine sığınırım” diyorum…
Bekliyoruz…

 Guantanamo



Evde, işte, okulda ya da yolda. Aniden aileniz veya arkadaşlarınızın yanından alınıp götürüldüğünüzü, daha ne olduğunu anlamadan yolda hayvan gibi bağlanıp, sonrasında sizi yapay bir cehenneme götüren uçakta ise koltuğa zincirlenip kafanıza çuval geçirildiğini düşünün. Sonrasında fiziksel ve psikolojik işkenceler, açlık, taciz, suçunun ne olduğunu bilmeden adalet'in kelime anlamını bilmeyen bu yaratıkların seni adilce yargılamasını yıllarca beklemek.... "Benim başıma gelmez demeyin" zira bu muameleye maruz kalıp Guantanamo cehennemine kapatılanların büyük çoğunluğunun tek suçu Müslüman olmak... Buradakilerin bir çoğu da aralarında husumet olan kişilerce acımasızca yalan yere ihbar edilmişler...
Guantanamo Kampı, 2002 yılından beri Guantanamo Körfezi Askeri Üssü'nün, askeri hapishane olarak kullanılan bir bölümüne verilen isim. 90'ların başında denizlerde yakalanan Kübalı ve Haitili mültecileri tutmakta kullandıkları bu hapishane, 11 Eylül olaylarından dört ay sonra yeniden açıldı ve sonrasında 2005'de 30 milyon $ harcanarak delinmesi imkansız bir güvenlik çemberiyle inşa edilip şimdiki halini aldı...
Küba devlet başkanı Fidel Castro ”Guantanamo, Küba’nın bağrına saplanmış bir hançerdir” deyip, söylenenler doğru ise 1903 yılında yapılan anlaşmaya göre yıllık kiralama ücreti olan 4 bin dolarlık çekleri yırtıp atıyormuş...
Abd toprakları içinde işkence yapmak büyük suç olduğundan ve Abd yasaları mahkumlara bu şekilde davranılmasını men ettiğinden vicdanlı gözlerden ve insan haklarına çok önem verilenyasalardan uzak Küba topraklarında dünyanın en acımasız işkencelerinin yapıldığı, bir nevi yapay cehennem haline dönüştürdüler...
Uluslarası İnsan Hakları Örgütünün son raporuna göre, şu an orada "terör zanlısı" olarak tutuklu bulunan, başta Afganistan olmak üzere El Kaide ve Taliban ile ilgisi olduğundan şüphelendikleri 270 kişiye göz göre insan haklarının sıfır olduğu ve akıl hastalığına yakalanma olasılığının çok yüksek olduğu o ortamda akla hayale gelmeyecek zulümler yapılıyor...
Gözleri bağlanıp, kulaklıklar takılıp, ağız ve burunlarını maskelerle kapatıp ve ellerine eldiven geçirilip uzun süre duyularından yoksun bırakıyorlar. Tek kişilik kutu gibi hücrelerde, düzenli nefes alamadan uzun süre bu şekilde bırakılan bir insanın akıl sağlığı nasıl normal kalabilir ki? 2006 yılında 3 mahkum ölü bulundu ve kayıtlara intihar olarak geçti. Elleri ve ayakları zincirlerle bağlı ve 24 saat gözetim altındayken nasıl intihar edebilirlerse artık...
Hücre hapisinden başka, uzun süre uykusuz tutulma, çok sıcak ve hemen ardından çok soğuk havaya maruz bırakılma, uzun süreli çok yüksek seste müzik dinletme, askeri köpekler ile korkutma, mahkumları birbiriyle cinsel ilişkiye zorlama ve kendilerinin cinsel tacizi, gardiyanların parmaklarıyla mahkumların gözlerine bastırıp görme yetisini kaybettirmesi, çok rahatsız edici bir pozisyonda zincirlenip uzun süre o şekilde bırakılma, açlık grevi yapanların burnundan ve boğazından acı verici bir şekilde boru sokarak zorla yemek yedirme... Okurken bile içimize sıkıntı basıyorken bunlarla bitmiyor...
"Waterboarding" denilen El Kaide’nin önde gelen liderlerinden Ebu Zübeyde’yi yaklaşık 35 saniyede konuşturduğu söylenen insanlık dışı işkence yöntemi. Kişi eğimli bir tahta üzerine ayakları yukarıda olacak şekilde sırtüstü yatırılıp, elleri ve ayakları bağlandıktan sonra yüzüne gergin bir bez örtülüyor. Yüzüne sürekli su dökülerek, dayanılmaz bir boğulma hissi sağlanıyor. Eğim yüzünden su aslında ciğerlere gitmeyip boğulmuyorsunuz ama genize dolan su yüzünden öğürme refleksi ile nefes alamayıp, ölüm paniği yaşıyorsunuz...
Tabi bir de psikolojik işkenceler var.Kur'an'ı yere veya tuvalete atma. Tuvalet kağıdı olarak kullanma veya Kur'an ile top oynama. Ezan ile müziği aynı anda dinletip saygısız danslar yapma. Ve dinimize karşı dayanılması zor çeşitli hakaretler...
Tutuklular tehlike durumlarına göre renklere ayrılmışlar; her renge ayrı muamele yapılıyor. Sorguda zorluk çıkartmayanlar beyaz elbiseli tutuklular. Beyaz renkliler için koğuş sistemi geçerli, toplu halde yaşabiliyorlar ve havalandırma saatleri diğer tutuklulara göre daha fazla. Beyaz elbiseli tutuklulara ayakkabı giyme imkanı bile veriliyor.
Sorguda az zorluk çıkartanlar ise sarı renkli elbise giyen tutuklular. Bunlar beyaz renklilere oranla daha kötü şartlardalar. Turuncu renkli elbiseli tutuklular yüksek güvenliklibölümde ve tek kişilik hücrelerde kalıyor ve yıllardır onları askerler dışında hiç kimse göremiyor. Hücrelerin başında nöbet tutanların dahi bu hücreleri açma yetkisi yok.
Şüphesiz her hayırda şer olduğu gibi, müslüman mahkumlar bazen öyle bir zulüm çukurunda bile hayırlara vesile oluyorlar. Amerikalı gardiyan asker Hold Brooks, esirlerin her türlü zulme ve işkenceye karşın dimdik duruşları, iman ve gelecek umutlarının hiç kaybolmaması üzerine Müslüman oldu ve Mustafa Abdullah ismini aldı...
Yapılan son araştırmada dünya genelinde % 69 gibi bir kesim Guantanamo kapatılsın diyor.
Bush, insan hakları derneklerinin yoğun baskısına dayanamayıp, burayı gazetecilere açtı. Neredeyse beş yıldızlı otele dönüştülen işkence kampını dolaşan gazeteciler ve sonrası bu ziyaret belgesel haline dönüştürüldüğünde izleyiciler gözlerine inanamadı. Poşetten yeni çıkmış ve hiç kullanılmadığı çok belli seccadeler, tespihler, duvarda asılı Kur'an'ı Kerim'ler... Lüks Tv izleme salonları ve her türlü aletin bulunduğu Fitness Salonu... Kısacası her zamanki gibi, Abd'nin bizleri aptal yerine koymaya çalışma çabaları...Çünkü Kamp 7 ismi verilen, El Kaide'nin üst düzey üyelerinden olduklarından şüphelenilen 15 kişinin tutulduğu, yeri bile gizli tutulan bir bölüm var ve buradakilerin neler yaşadığını hiçkimse bilmiyor.
Sadece Guantanamo değil, Kabil'in kuzeyindeki Begram hapishanesi, Ebu Garib gibi gözlemcilere kapalı işkence yuvalarındaki işkence yöntemleri, Mormon tarikatı üyesi iki psikolog tarafından yıllarca günlüğü 1000 dolara Bush'un onayı ile CIA'e satıldı. Bundan ABD yönetiminin haberi bile olmadan hem de...
Obama 2011 itibariyle Guantanamo'yu kapatacağına dair söz vermiş olmasına rağmen hala açık ve kapatmaya da hiç niyetleri yok. Hatta altı tutuklu için ölüm cezası verme niyetindeler.
Batılı devletlerin adalete değil güce dayalı zihniyetleri ve sınırsız bir hakimiyet yolunda her yol mübahtır düşünceleri onlara bu zülmü yaptıran. Biz müslümanlarda kaderimize razı olup sessizce olanları seyrediyoruz.
Müslüman ülkelerin, özellikle körfez ülkelerinin devlet başkanları, kralları, iktidar, koltuk, para, menfaat ve güç için gözlerini bunlara kapamış durumda. Altın aksesuarlı milyon dolarlık uçaklara sahip olmaktan, uğrunda oluk oluk müslüman kanı akıtılan petrollerin ticaretinde söz sahibi olmaktan, yeniden şekillendirilmeye çalışılan ortadoğu'da biz de söz ve güç sahibi olalım diye düşünmekten başka dertleri yok...
Bunları düşündükçe aklıma Çeçenistan'da şehit düşen komutan Hattab'ın oğluna yazdığı mektuptaki şu cümleler geliyor: "Küfr ümmeti çok dikkatli çalışmaktadır. İslam ümmeti ise keskin bir kılıca muhtaçtır".
Allah'ın yardımı yakın olsun. İnanmayanlara karşı şerefimizi ve gücümüzü yükseltsin...