Kabağın Sahibi Var Elbet!
Hikâyeyi bilmeyenler için;
Vaktiyle bir derviş berbere gidip:
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar ve diğer tarafa usturayı vuracakken, mahallenin kabadayısı içeri girer.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.
‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’ olan, halktan gelen her şeyin Hak’tan geldiğine inanan derviş, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder derviş ile: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı oracıkta feci şekilde can verir. Berber dervişe bakar, sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın da bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Hikâye böyle... Ensemize, kafamıza vururcasına bizimle dalga geçen, Gayretullaha dokunur mu diye düşünmeden hor ve hakir gören kabadayı ruhluların, hepimizin bir Sahibi olduğundan haberleri yok, veya nefisleri bunu onlara unutturuyor...
Çok önceleri, canımı yakan, hakkımı yiyen kişilere karşı ailemin tüm uyarılarına rağmen sabrımın son noktasında beddua ediverirdim.
Fakat beddua edince hem bir huzursuzluk, hem de kalbime kara bir leke düşmüş gibi hissederdim. Üstelik bedduam sonucu canı yananlar olduğunda da, vicdan sahibi herkes gibi hem vicdan azabı çekerdim, hem de haklı olmama rağmen kendimi suçlu hissederdim...
Fakat uzun bir süredir hikayeki derviş misali sessiz kalıyorum. Sadece"Ah!" diyorum ve öyle kısa sürede tepetaklak oluyorlar ki şaşkınlıkla izliyorum...
En son benzer imtihanı yaşadığımda yine sustum. Bildiklerimin birini bile yazmam rezil olmasına yeterdi ama kötüyle kötü olmadım. Ben de aynı şekilde davransam ne farkımız olacaktı?
O azgınlıkta, hasedlikte haddi aştıkça benim içimi hafiften bir huzur kaplıyordu. Hem benim günahlarım azalıyor, hem de her sözü yalan, iftira, fitne olduğundan kendi günahı artıyordu.
Sonra ne mi oldu? Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Ben beddua etseydim bu denli büyüğünün başına gelmesini dileyemezdim.
Benzer imtihanlarda yine susmaya devam edeceğim Çünkü biliyorum ki, ben duymasamda, Sahibim benim duymadıklarımı da duyuyor, biliyor. Yanına bırakmaz...
Ele attıkları o taş, elbet birgün kendi başlarını yaracak...
Allahü teâlâ, hiç kimsenin yaptığından gâfil değil. Canımızı yakanlara karşı beddua etmek, lanetlemek, ilenmek, başına kötülük gelmesi için dua etmek ve hakkında kötülük istemek bizi haklıyken haksız duruma düşürür.
Çünkü karşı tarafın el ile verdiği zararı, sen de dil ile veriyorsun, hakkını dilin ile alıyorsun ve Allah’ın adaletine bırakmıyorsun.
'Kendisine zulmedene beddua eden, hakkını almış ve bedduası nispetinde zalimdeki hakkını kaybetmiş olur.'
Oysa ki bir kişinin haksız yere kalbinin incitilmesi, kırılması, gözlerinin yaşarması yeterli.
'Mazlumun gönül dumanının zalime ettiğini, kızgın ateş kuru otlara yapamaz.' (Sa'di, 54, 324)
Dilimizin beddua etmesine bu sebeple gerek yok. Çünkü Allah, Ahkemü’l-Hâkimîn’dir. (Hâkimler hâkimi, en büyük ve en üstün hâkim.)
Hakkı yenilenin, ezilenin, masumların, mazlumların, dilsizlerin, güçsüzlerin, çaresizlerin, kimsesizlerin, hepimizin Sahibi...
Bu sebeple, biri gıybetinizi de yapsa, ayağınızı kaydırıp hakkınızı da yese, iftira da atsa, fitne yayıp eşinizle dostlarınızla aranızı da açsa, büyük kazıklarda atsa, vefasızlık, hainlik, her türlü kötülük.
Sadece bir "Ahhh!"
Onlar gözlerine kadar çamura battıkları için, o çamurlu gözleriyle bizleri de kendileri gibi zannedebilirler.
Bize yakışan sabırla, tevekkül ile öyle olmadığımızı göstermek.
Sahibimize havale etmek...
Dünyada olmazsa ahirette...
Zinakâr, fitneci, hased ve iftiracıların şerrinden Allah'a sığınırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder